Video

Tarikat Cemaat.. ‘Bir İsmailağa Analizi’

Tarih 23 Haziran 2022…Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, böbrek rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede 93 yaşında vefat eden Mahmut Ustaosmanoğlu için Fatih Camii’nde düzenlenen cenaze törenine katıldı.

Ustaosmanoğlu için Fatih Camii’nde Cuma namazının ardından cenaze töreni düzenlendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan cenaze töreninde yaptığı konuşmada, bugün ilim irfan ve hikmet sahibi bir önderi, ebediyete yolcu ettiklerini söyledi. 1965- 1966 yıllarında Fatih İmam Hatip’te öğrenciyken Cuma namazlarına geldiği İsmailağa Camii’nde Mahmut Ustaosmanoğlu’nu dinlediğini ve orada kendisiyle müşerref olduğunu anlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:

‘ÇOK ÇİLE ÇEKTİ HAK’KA UĞURLUYORUZ’

 “Zaman zaman Yavuz Selim Camii’nde sohbetlerinde bulunurduk. Gerçekten bir ömür, bu ümmetin manevi mimarı olarak bulunmuş Hocaefendi Hazretlerinin şarktan garba uzayan bir mücadele… Bu mücadelede de farz, sünnet… Bunlardan asla zerre kadar tavizinin olmadığını biliyoruz. Son dönemlerinde tabii gerçekten çok çile çekti ve bu çilenin ardından bugün Hakk’a uğurluyoruz. Yaş 93 ama kendisini tanıdık, bildik ve bu imanıyla da biz, sevgili Habibi’ne komşu olacağına da inanıyoruz. Rabbim cümlemizi inşallah sevgili Habibi’yle inşallah komşu kılsın. Bizleri de hep birlikte haşrucem etsin.”

Daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, beraberindekilerle Ustaosmanoğlu’nun tabutuna omuz verdi. Ustaosmanoğlu’nun cenazesi defnedilmek üzere Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’ne götürüldü.

Şimdi yine geriye gidelim..

Burada söz konuş olan Cübbeli’nin magazin yüzü olduğu Halidi Nakşi Tarikatı.. İsmailağa bu tarikatın İstanbul merkezi.. İşin aslı  Türkiye Halidi Nakşi Tarikatını  tanımıyor hem bu konuda yazılı kaynakların oldukça sınırlı oluşu hem de işi bilenlerin meseleyi magazinleştirmesi ya da işin içyüzünü anlatmayışı yüzünden asıl konuşulması gereken konular gölgede kalıyor, diye. 

Bir giriş olarak biz her şeyin 1949 yılında Türkiye ile ABD arasında imzalanan ‘Eğitim İşbirliği Anlaşması’yla başladığını söyleyebiliriz. Bu anlaşmayla Ankara’da bir eğitim komisyonu kuruldu, başkanlığına ABD’nin Ankara Büyükelçisi getirildi. Siz ne söylerseniz söyleyin son karar oradan çıktığı için milli eğitim ve öğretim ABD’nin eline teslim edilmiş oldu.

Böyle başlayan süreç Fetö’nün şimdi hedef aldığı Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluş değerlerinden uzaklaştırdı. Aydınlanmanın kaynağı olan Köy Eğitmen Kursları, Halkevleri ve bir dünya projesi olan Köy Enstitüleri kapatıldı. Doğu ve Güneydoğu’da toprak reformundan vazgeçildi, düşününüz bu reform hala yapılamadı. Şimdi söyleyeceğim size belki daha güçlü bir fikir verebilir, bu süreçle İsrail’in kuruluş süreci eşzamanlı gelişen tarihi bir dönüm noktasıdır çünkü o yıllarda Cumhuriyete, kuruluş değerlerinin aksine yön veren rüzgar ile İsrail’i kuran rüzgar aynı istikametten esiyordu.

Peki Cumhuriyet okulları kapatıldı, peki yerini kim aldı?..

1925 Şeyh Said isyanı sonrasında kapatılan tekkeler dergahlar cemaat ve tarikatlar yeniden açıldı, ilk açılan da Gümüşhanevi Halidi Nakşi tekkesi oldu. Tabii burada tarikat deyince hemen aklınıza Cübbeli gelmemeli, bırakın o denizde yüze dursun, burada biz birbirini halife atayıp zincirleme büyüyen ve din üzerinden gittiği için teo-tratejik bir güç odağına dönüşen bir yapıdan bahsediyoruz.  Zaten isimler bir bir ortaya çıkmaya başladığında bu işin onun boyunu fersah fersah aştığı görülecektir.

Dediğim gibi Tarikatın güç kazanmaya başladığı o yıllarda Bitlis yöresinde en etkili isim Sıbgatullah Arvasi’ydi ve Seyit Taha’nın halifesiydi. Bediüzzaman Said Nursi de Arvasi tekkesinde yetişti.  Bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı Fetö’nün elebaşı  Fettullah Gülen’in Said-i Nursi’ye dayandığı, Said-i Nursi’yi yetiştirenin de Seyit Taha’nın  halifeleri olduğu düşünüldüğünde, buna  bir de Necip Fazıl Kısakürek ve Hüseyin Hilmi Işık da eklendiğinde artık gerisini siz hayal edin…

İstanbul’ da ise ilk tekke Gümüşhanevi oldu, buradan İskenderpaşa ve İsmailağa cemaatlerine giden yol açıldı; üniversite öğrencilerine el atıldı, bürokratlar akademisyenler ve siyasetçiler yetiştirildi. İlk mezunları kimdi biliyor musunuz?.. Özal biraderler… 

Ardından derneklere, vakıflara geçildi. 11 Ekim 1951’de, İlim Yayma Cemiyeti kuruldu. Özal biraderler yine baştaydı, işte kurucuları;

‘Turgut ve Korkut Özal, Muammer, Sabahattin, Abidin, Mustafa ve Eymen Topbaş, Yusuf Türel, Prof. Ayhan Songar, Prof. Nevzat Yalçıntaş, Mehmet Aydın, Prof. Salih Tuğ, ve sanayici İbrahim Bodur.’

Bu aynı zamanda tarikat-ticaret-siyaset üçlemesinin doğuşu oldu, Uğur Mumcu anlatıyor;

 ‘Faizsiz bankalar, bu bankaların kurucuları, bu banka kuruluşlarının siyasal etkinlikleri ve bu finans kurumlarına ayrıcalıklar… İlim Yayma Cemiyeti ve Aydınlar Ocağı’ndan gelip Suudi ortaklıklarıyla güçlenen, gün geçtikçe büyüyen bir para imparatorluğu’ …

Tarikatın siyaset cephesine gelince…

Milli Nizam Partisi, 1970 yılında kuruldu. Genel Başkanı Necmettin Erbakan’dı ve arkasında sadece Milli Gençlik yoktu, Gümüşhanevi Dergahı da vardı. Erdoğan o günlerde 15 yaşındaydı, dergahın merkezi sayılan Fatih’teki İskender Paşa Camii’ne gidip sohbetlere katılıyordu. Sık gidemiyordu çünkü sohbetler öğleden sonraydı, bu saatlerde genelde Camialtıspor’un maçlarına gitmek zorunda kalıyordu; malzemecinin yardımcısıydı.  Halidi Nakşibendi İskender Paşa Camii’nin müridiydi, aynı semtteki Nakşibendi İsmailağa Camii müritleri gibi sakal bırakmadı, şalvar, cüppe giymedi. Kravata karşı değildi, parti toplantılarında takım elbise giymeye özen gösteriyordu. Kıyafet konusunda örnek aldığı kişi, MSP lideri Erbakan’dı.’

Türkiye işte böylesi bir süreçte ortaya çıkan ‘Rabıta’yı yine Uğur Mumcu’nun kaleminden öğrendi.  Bu çerçevede Rabıta’yı, Türkiye’nin bugününe ışık tutabilecek kadar güçlü bir başyapıt olarak hak ettiği yere koymak gerekiyor. Burada karşılaşacak isimlerin tesadüfen rastlanılmış kişiler değil günümüz siyasetini şekillendiren hatta ona yön veren seçilmiş isimler olduğunu görmek gerekiyor.

Yine bu dönemde ortaya çıkan Suudi sermayesinin de bugün Ortadoğu’da oynanan oyunların kilit taşı olduğunu bilmek gerekiyor… Zaten Ortadoğu’da her şey İsrail’in kuruluşuyla başlıyor, Arap-İsrail savaşlarıyla gelişiyor, derken iş Müslüman-Yahudi din savaşı riskini sürükleyince düğümleniyor; süreç İsrail’in kendini çevreleyen Araplara karşı müttefik arayışıyla kendine bir yön veriyor ve zincirleme giden olaylar bu coğrafyayı bugünlere sürüklüyor.

İşte Suudiler böylesi bir süreçte Türkiye’yi hedef seçmiş, teo-stratejik bir açılımla Cumhuriyet Türkiye’sine adeta doluştular. Dolaşan Arap’ın takkesi değil, Uğur Mumcu’nun deyişiyle zemzem kuyusundan çıkmış yeşil Amerikan dolarıydı. Suudiler Rabıta’yla sadece imamların maaşını ödemekle kalmamış aynı zamanda bu yolla dini cemaatlere sızmıştı.   Bu bakışla Rabıta küresel ölçekli bir yapı olup kurucu Meclisi vardı. Hilal Dergisi sahibi Salih Özcan, Türkiye temsilcisiydi.

Özcan aynı zamanda Faisal Finans’ı işletiyordu, elinde pay senetleri vardı. Derken iş ortaklaştı ve bu hisseler bugünün aşağıda sayılan ünlü isimlerine devredildi:

 ‘AP’li Tarım Bakanı Cemal Külahlı, ANAP’ın ilk genel başkan yardımcılarından Halil Şıvgın, Demirel hükümetinde Sağlık Bakanlığı görevinde bulunan Cengiz Gökçek, ünlü armatör Nuri Cerrahoğlu, Cemal Cebeci, Sabri Ülker, Asım Ülker, Murat Ülker, O. Faruk Berksan, Selçuk Berksan, Orhan Özokur, Ahmet Cebeci, Ahmet Nuri Yüksel, Hüseyin Coşkun, M. Gündüz Sevilgen, Nuri Geredeli, Avni Küçükece, Mehmet Genellioğlu, Mustafa Sarı, Yusuf Arıkuşu, Cevdet Özdemir, Mahmut Karalı, Mehmet Çöl, Sudi Reşat Saruhan, Mehmet Özcan’.

Burada adı geçen Murat Ülker, Ülker Holding’in sahibidir, hatırlarsanız Erdoğan da bir dönem onun distribütörü olan şirketin ortaklardan biriydi, daha sonra Başbakanlığı döneminde hisselerini devredip ayrıldı…

Suudilere bu finans kapıları açan yine Özal oldu, Finans kuruluşlarıyla ilgili kararnamenin imza tarihi 1983’tür; Özal hükümeti 14 Aralık 1983 günü göreve başlamış ve henüz hükümet programını hazırlamadan bu kararname imzalanıp yürürlüğe konulmuştur. Bu karar 16 Aralık 1983 gün ve 83/7506 sayısını taşıyor…

Bir yanda İsrail’in güvenliğini sağlamak adına etrafını çeviren Araplara karşı kendine müttefik arayışları diğer yanda İkili Eğitim Anlaşmasıyla yer altından gün yüzüne çıkarılan tarikat ve cemaatlerin devlet yönetiminde güç kazanmasıyla şekillenen bu süreçte Suudiler hiç boş durmadı, hep benzer isimler üzerinden Al Baraka Türk Özel Finans’ı da ülkemize taşıdılar. İsimler yine tanıdıktı, Korkut Özal ve Eymen Topbaş… Korkut Özal, Başbakan Turgut Özal’ın kardeşiydi; Eymen Topbaş da dönemin ANAP İstanbul il başkanı. 

Al Baraka’nın yönetiminde AKP’nin bir dönem Maliye Bakanlığını yapmış olan Kemal Unakıtan da vardı. Korkut Özal’ın ortakları yine bugünün ünlü isimleri; ‘Hasan Kalyoncu, Ahmet Kalyoncu, Fadıl Teymur, Cemal Kalyoncu, Mustafa Seçkin, İbrahim Bülent Teymur, İbrahim Halil Erpamukçu…

Bu süreç, Suudi sermayesiyle tam bir küresel teo-stratejik güç odağına dönüşen tarikatın kendine nasıl bir çıkış bulduğunu gösterir ibret dolu bir süreçtir. Uğur Mumcu bu süreci şöyle özetliyor;

 ‘Bir yanda Topbaşlar, öbür yanda Özallar, Bayraktarlar, Teymurlar, Kalyoncular. Ve son olarak Kalaycıoğulları… Korkut Özal’ın dolar milyarderi olması yolu ilk kez, ANAP İstanbul il başkanı Eymen Topbaş ile yaptığı ortaklıkla açılıyor. Özal-Topbaş ortaklığı; Al Baraka kanalı ile Suudi sermayesine uzanıyor. Zemzem kuyusundan çıkarılmış yeşil dolarlar Özallı Topbaşlı şirket kasalarına doğru uçmaya başlıyor.’

Türkiye’de işte tarikat- siyaset-ticaret üçgeni böyle kuruldu. Bu süreç ikinci büyük harp sonrasında ortaya çıkan soğuk savaş dönemiyle birlikte Türkiye’de komünizmle mücadele teşkilatlarının doğuşuyla eşzamanlıdır. 

12 Eylül darbesinden sonra ise Tarikatın dini motifli vakıflar üzerinden teşkilatlandığını görüyoruz. İlk kurulan vakıf Bereket… Suudi sermayesiyle birlikte yürüyen siyasetin önemli isimleri bu kez ‘vakıf’ adı altında toplanıyor ve   8 Aralık 1986’da Al Baraka Türk Özel Finans’ın da aralarında bulunduğu onbeş ortakla ilk adım atılıyor.

Kurucular ‘Topbaşlar-Kığılı-Sürmeli’ gibi hep bildik tanıdık isimler, Kemal Unakıtan da onlardan biri;

‘Ahmet Hamdi Topbaş, Osman Nuri Topbaş, Mustafa Latif Topbaş, Ali Eymen Topbaş, Al Baraka Özel Finans Kurumu, Ahmet Yahya Kiğılı, Mehmet Demirtaş, Adnan Büyükdeniz, Yalçın Öner, Mehmet Cahit Sürmeli, Kemal Unakıtan, Abdullah Tıvnıklı, Abdullah Sert, Muammer Dolmacı, İlhan Imık .

Bu ünlü ve bildik isimlerin geriye dönük toplanma noktasına bakıldığında ise karşımıza İlim Yayma Cemiyeti çıkıyor. Bu Cemiyetin kuruluşuyla tarikatın siyasi gelişiminin aynı sürece denk gelişiyse başlı başına incelenmesi gereken bir konu. Daha yeni Zonguldak’ta FETÖ denilerek kapatılmış olan bir öğrenci yurdu arazisiyle birlikte bu cemiyete devredildi. Adı değiştirildi, 15 Temmuz Yurdu oldu.

Oysaki memlekette herkesin çocuğuna açık Kredi ve Yurtlar Kurumu vardı ama nedense bu yurdu bu kuruma devretmek kimsenin aklına gelmedi. İlim Yayma Cemiyeti’nin profiline bakıldığında ise asıl çarpıcı tesadüf kendini gösteriyor çünkü burada başlayan yolculuklar her nasılsa devlet kademelerinin en yüksek makamlarında noktalanıyor. Bir dönem Meclis Başkanlığı yapmış İsmail Kahraman sadece bir örnek, resmi biyografisi şöyle diyor;

‘1996-1997 yılları arasında 54. Refah- Yol Hükümeti’nde Kültür Bakanı olarak görev yaptığı ve İlim Yayma Cemiyeti ve İş Dünyası Vakfı Yüksek istişare Kurulu üyesi ve İlim Yayma Vakfı kurucu üyesi olduğu…’

Listede Ekmeleddin İhsanoğlu da var…

Bu isimler bugünün isimleri, bir de işin dünü var; ‘Prof. Dr. Salih Tuğ sonradan Aydınlar Ocağı Genel Başkanlığına getirilmiş. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş TRT Genel Müdürlüğüne ve sonra da İslam Kalkınma Bankası müşavirliğine… Eymen Topbaş ANAP İstanbul İl Başkanlığına, Prof Dr. Ayhan Songar TRT Yönetim Kurulu Üyeliğine… Mustafa Topbaş Al Baraka Türk Özal Finans Kurumu ikinci başkanlığına. Turgut Özal başbakanlığa…’

Öte yanda öyle zengin bir akademi kadrosuyla kurulmuş ki görseniz şaşarsınız; ‘Fahrettin Kerim Gökay, Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Kazım İsmail Gürkan, Prof. Ömer Celal Saraç, Prof. Mustafa Şekip Tunç, Prof. Sıddık Sami Onar, Prof. Kerim Erim, Prof. Ali Fuat Başgil, Prof. Yavuz Abadan, Prof. Nihat Reşat Belger, Dr. Adnan Adıvar, Prof. Şükrü Baban gibi…’

Hal böyle olunca ister istemez insan bu yapının küresel siyasette sahip olduğu yeri görmek istiyor. İnsan aklı bugün belediyelerden aldığı ‘bedelsiz’ arsa, bina, yurt, okul gibi desteklerle çığ gibi büyüyen yeni vakıfların başkanları, kurucuları ve üyelerinin İlim Yayma Cemiyeti ve tarikatla olan bağlarını düşünmeye başlıyor. Düşünen akıl bu noktada durmuyor, Erdoğan öncülüğünde kurulan ve oğlu Bilal Erdoğan’ın liderliğinde başta Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV)’in bu teo-stratetik yapılanma içerisindeki yerini anlamaya çalışıyor. 

Başta size iş tarikata dayandığı zaman ‘ne önemi var bunun’ deyip geçmeyiniz demiştim, gerçekten de akıl sınırlarını zorlayabilecek ölçüde bir derinliği var. Bu derinlikte şu an görülebilen tarikat-ticaret ve siyaset arasındaki güçlü bağlar ancak işin bir de küresel boyutu var.

Türk siyasi tarihinin bir dönemine damgasını vurmuş isyanlarla bu isyanların elebaşı olan şeyhler küresel siyasi projelerle yan yana geldiğinde asıl siyasi kişilikler o zaman ortaya çıkıyor.  Hep aynı tarikat ve sivil toplum yapıları etrafında toplanmış bu şahsiyetlerin Türkiye’yi bugün adına Amerikalı, Yahudi, Ermeni ne derseniz deyin, Kürdistan projesiyle karşı karşıya bırakmış olduğu gözden kaçmıyor. Ve bu yönleriyle bakıldığında tarikatın teo-stratejik küresel bir güç odağı olduğu görülebiliyor. Alanında uzman Prof. Dr. Nadim Macit akademik bir kavram olarak teo-stratejiyi şöyle tanımlıyor;

‘Din, devletlerin ve güç merkezlerinin farklı nedenlerle uyguladıkları politik pratikleri meşrulaştırma aracı olarak kullanmaktır.’

Ve bu tanım, günümüzde ‘din üzerinden siyaset yapmak’ şeklinde tercüme ediliyor…

Şimdi bunları size niye anlattım?..

Burada görmeye çalıştığımız tarikatın, dernek, vakıf ve cemiyetlerle şekillenen örgütsel yapısı, finans kurumlarıyla sahip olduğu mali kaynaklar ve büründüğü dinsel motiflerle nasıl bir güç odağı olduğunu görebilmek için anlattım.  Tarihten beri bu böyleydi zaten dini motifler bir araç olarak kullanıldığı zaman bu coğrafyada güce dönüşüyor. Hatırlayınız Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında geçen savaşı ve bu savaşta itici güç olarak kullanılan mezhep farklılığını…

Sonrasında bunu Mekke Şerifi Hüseyin’in ihanetinde görüyoruz, Şeyh Said isyanında da hatta hep aynı medyanın Türk Ordusu aleyhine attığı ‘Fatih Camiini bombalayacaktı’ manşetleri altına gizlenmiş günümüz siyasetinde dahi görebiliyoruz…

Çizdiğimiz bu resim Türkiye’de kutsal inançlar üzerinden yapılan siyasetin çok etkili bir güç odağına nasıl kolayca dönüşebildiğini bize gösterebiliyor. Bu gücü arkasına alıp siyaset yapanların dernek, vakıf, tarikat gibi örtülü çatılar altına girdiğinde nasıl görünmez olabildiğini ve gücünü nasıl sınırların ötesine taşıyabildiğini de anlayabiliyoruz.

Baksanıza bir Özal, 1949 Eğitim Anlaşmasıyla ABD’ye gidiyor, dönüşünde tarikata giriyor, ardından cemiyetler, finans kurumları, vakıflar kuruyor ve derken karşımıza önce Başbakan ardından Cumhurbaşkanı Özal olarak çıkabiliyor. Ve Cumhurbaşkanı olduğu yıl (1989) Körfez krizi başlıyor, derken ABD-Irak savaşı(1991) başlıyor, Özal’ın ABD’ye verdiği destek sonucu da postal öpücü Barzani karşımıza ‘Özerk Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı’ olarak çıkıyor…  Ve tüm bunların hepsi de tesadüfen oluyor ve bu tesadüfler hiç bitmiyor…

Öte yanda aynı pencereden bakıldığında aynı ABD aynı Irak’a yine savaş açıyor, savaşı açtığı gün yani 20 Şubat 2003’te bu kez Erdoğan Başbakan oluyor, o da ABD’ye destek veriyor, bu kez Özerk Barzani, ’Kuzey Irak Federe Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı olarak karşımıza çıkıyor, sonrasında Erdoğan da cumhurbaşkanı oluyor tıpkı Özal gibi.  Bu noktada Özal’ın büyüme süreciyle Erdoğan’ın gelişim süreci nedense siyasi sonuçları açısından birbirine çok benziyor.

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar

Başa dön tuşu