Video

Günümüzde.. ‘Bir Tarikat Analizi’

Yıl 2016.. Olağanüstü Din Şurası’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim” dedi.

Erdoğan sözlerine devamla “Rabbim de milletim de bizi affetsin” diyerek af diledi.

Şimdi geriye gidelim…

16 Kasım 2013 Günü Diyarbakır’da bir buluşma gerçekleşir. Başbakan Tayyip Erdoğan ile kuzey Irak Kürt bölgesi başkanı Mesut Barzani’nin buluşmasıdır bu. Burada ev sahibi tartışması gündemde yer bulur. BDP’li vekile göre ev sahibi Barzani’dir. Zaten Erdoğan’ı Diyarbakır’da karşılayan Barzani olmuştur.

Ve şimdi olayları birbirine bağlayalım…

Gerçekten de bir cümleyle İngilizlerin yüzyıllık Kürdistan siyasetini, 73 yıllık Kürdistan ulusal bayrağını, bunun kutsal emanetçisi Molla Mustafa’yı ve de bayrağı devralan Mesud Barzani’yi tek bir cümlede bir araya getirip mesaj verebilmek öyle her siyasetçinin kolayca üstesinden gelebileceği bir iş olmasa gerek.

Belki bunun da ötesinde bu mesajı devletin haber ajansı üzerinden ‘Biz kardeşiz. Sadece yol arkadaşı değiliz, kader arkadaşıyız. Pazara kadar değil mezara kadar, mahşere kadar biriz beraberiz’ diyebilecek kadar usta olabilmek inanın her siyasetçiye nasip olabilecek bir yetenek de değil, belli ki çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan da ustalığa geçişler ezbere olmamış, kendini iyi yetiştirmiş ve bu sıfatı da hak etmiş: İşte Erdoğan’ın o cümlesi;

‘Merhum Kadı Muhammet’in dediği gibi Allah’a, dine, İslam dininin önderine inanmış Müslüman milletinde nasıl ki doğruluk dürüstlük ve sadakat varsa bütün bu özellikler Molla Mustafa Barzani’de de vardı. İşte o Barzani 81 yıl önce kardeşlerinin ülkesi Türkiye’ye misafir oldu. Bugün de Molla Mustafa Barzani’nin oğlunu, değerli dostum Mesud Barzani’yi Diyarbakır’da misafir ediyoruz. Ankara’da İstanbul’da defalarca ağırladığımız Sayın Mesud Barzani’yi bugün bir kez de Diyarbakır’da ağırlıyoruz. Tıpkı babanız, amcalarınız gibi kardeşlerinizin toprağına ve onların ülkesi Türkiye Cumhuriyeti’ni Diyarbakır şehrimize hoşgeldiniz. Sizi, sizin şahsınızda Kuzey Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki değerli kardeşlerimizi muhabbetle selamlıyorum… Biz kardeşiz. Sadece yol arkadaşı değiliz, kader arkadaşıyız. Pazara kadar değil mezara kadar, mahşere kadar biriz beraberiz ‘

Dedim ya her siyasetçinin becerebileceği bir iş değil bu iş ustalık istiyor, ustalık da zaten bu cümlede kendini gösteriyor… Kürdistan üzerinden İngilizlerin Sevr işgal planına; Kadı Muhammed’den yola çıkarak Ruslara ve Kürdistan ulusal bayrağına; kutsal emanetçi Molla’dan yeni bekçi Mesud’a ve hepsinin ötesinde ‘mahşere kadar’dan bugün Türkiye’nin izlemekte olduğu siyasetin perde arkasına ulaşabiliyor. Belki arada bir şeyi unutmuş olabilirim, o da tarikat.

Aslında bu cümlede o da var, şöyle ki; ‘Allah’a, dine, İslam dininin önderine inanmış Müslüman milletinde nasıl ki doğruluk dürüstlük ve sadakat varsa bütün bu özellikler Molla Mustafa Barzani’de var’ ifadesiyle zaten dedesi Mehdi, babası Mehdi hele ki abisi tövbe haşa Peygamberliğini ilan etmiş olan bu Molla Mustafa’yı öne çıkarmakla mensup olduğu tarikatı da öne çıkarmış oluyordu.

Hatırlayınız bu Molla Nakşibendi tarikatının bir şeyhiydi, dedeleri tarikatın sayılı halifelerinden olup silsilesi de cübbeli Ahmet’e kadar uzanıyordu. Eğer ki siz Doğu ve Güneydoğu’da Kürt kardeşlerimiz üzerinde nüfuz sahibi olan bir tarikat şeyhi için ‘bir Müslüman‘da olması gereken tüm vasıflar onda var’ derseniz böylece tarikatı da öne çıkarmış olmaz mısınız?..

Zaten tarikat deyip de Cübbeli bu işe girince ki o da aynı tarikattan, durum hepten farklı bir hal alıyor… Cübbeli ’ye göre tarikatın bu Halidi kolu doğrudan cennetlikmiş!.. Bu doğruysa eğer Molla şimdi cennette olmalı, ama iyi de şimdi biz kalan bu ömrü her gün beş vakit namaz kılıp Allah’tan şefaat dileyerek geçirsek de işimiz zor!..

Çünkü Cübbeli haklıysa eğer cennette parsel bekleyen Özal var, Erbakan, Gül var, Arınç var ve hepsinin eliyle yetiştirilmiş çok sayıda devlet ve siyaset adamı, başbakan, bakan, milletvekili, üst düzey bürokratlar var,  siz sadece bunları toplasanız milyonlar eder.  Memlekette liyakatten ziyade biat önde geldiği için de işimiz zor olmalı… İşte Cübbeli’nin ha bire youtube’da dönüp duran o sözleri;

“Ali Haydar Efendi hazretlerinden işittim. Yarın Ahiret’te kabirden çıkan bir adamı azap melekleri yakalasa, azaba götürürlerken yaka paça, o adam dese ki ‘ben Nakşibendi tarikatının Halidi kolundanım’ dese bırakırlar.”

İş böyle parsel parselmiş gibi görünüyor olsa da herkes Cübbeli gibi düşünmüyor aksine ‘bu işin içinde bir iş var’ diyenler de var. Bunu Hollandalı sosyolog araştırmacı yazar Martin Van Bruinessen’in ‘Ağa Şeyh Devlet’ isimli eserinden  öğreniyoruz. Bruinessen, Molla’nın abisi Şeyh Ahmed’i örnek gösterip ‘başka hiçbir tarikatta bir şeyhin böylesi Allah’la kul arasında aracı rolüne soyunmadığını’ ileri sürüyor ve Nakşi müritlerinin bazı şeyhleri tanrılaştırmalarının altında ‘rabıta ayinlerinin’ büyük bir etkisi olduğunu savunuyor .

Bu etkiyi tanımlarken de Barzani müritlerinin şeyhleri istediğinde hiç düşünmeden kendilerini uçurumdan aşağı atabileceklerini vurguluyor. Eğer bu doğruysa, şimdi Molla yattığı yerden kalkıp  ‘atla uçurumdan’ dese Cübbeli’ye, atlaması lazım çünkü tarikat silsilesine göre   dedeleri Cübbeli’den daha büyük!.. Ama Cübbeli bu, herkes tanıyor, herkes biliyor gerçekten kendini uçurumdan aşağı atar mı?.. İşte o biraz şüpheli…

İşin bu yanı bir yana konumuz açısından en dikkat çekici olanı, aynı eserde masum halkın bu şeyhlere körü körüne itaat ederek isyanlara nasıl sürüklendiğinin anlatılıyor oluşu. Bu bizim de dikkatimizi çekiyor çünkü Fetö’nün siyasi ayağını arayan Türkiye onu gerçekten bulmak istiyorsa, ‘önceden denenmiş, küresel vazifeleri bihakkın yerine getirebileceğine inanılmış, böylece kendine güven sağlamış bir güç odağını araması lazım’, demiştim, işte bu noktada yolumuz tarikat şeyhleriyle çakışıyor.

Çünkü Anadolu’yu ele geçirmek isteyen İngilizlerin hem kurtuluş savaşında hem de Cumhuriyetin ilk yıllarında bu şeyhlerle bağları var; bunun Türkiye aleyhine çıkan sonuçları var yani isyancı şeyhleriyle denenmiş, izlediği siyasetle küresel ölçekte güven kazanmış bir tarikatla şu an karşı karşıyayız.

Meseleye böyle bakıldığında, şeyhlerin küresel ölçekte oynadığı rol hiç düşünülmeksizin adına toptan ‘Kürt’ deyip geçilen bu isyanları neden ‘hep aynı tarikatın şeyhleri çıkarmıştı ’sorusu öne çıkıyor. Erdoğan’ın Molla için söylediği övgü dolu sözler de bu soru içinde daha bir başka anlam kazanıyor.  Biz ‘neydi işin sırrı’ diyelim ve hemen konuyu açalım…

Bugün Türkiye’ye karşı konumlanmış küresel siyasi projenin şu anda iki ayağı var; silahlı olanı PKK, siyasi olanı da işte bu kainatlara sığmayan Molla Mustafa. Tarikat, Molla üzerinden Seyit Taha’ya, Seyit Taha üzerinden bir kol Bitlis’te Arvasi tekkesine, diğer bir kol ise İstanbul’da Gümüşhanevi tekkesine ulaşıyor. Fetullah Gülen’in tarikat silsilesi Arvasi tekkesine açılıyor, küresel projenin birinci dönüm noktası olan 91 Körfez Savaşının Türkiye mimarı Özal’ın ise Gümüşhanevi’yle yolları kesişiyor. Yani nereden baksanız karşımızda yine tarikat var!..

Siyasetin ve ticaretin odağında yer alan bu tarikatın gizemini biz hep Cübbeli’nin jet skisi, yanmaz kefeniyle uğraştığımız için çözemedik.  Dolayısıyla bu konu toplum hafızasında hak ettiği yeri bir türlü bulamadı. Konu tarikat olunca ‘Cübbeli ’ye bak Cübbeli ‘ye, jet skiye de biniyormuş, yanmaz kefen de satıyormuş, bak içinde kimin oğlu varmış kimin kızı varmış’ gibisinden magazinsel yaklaşımlar işi rayından çıkardı üstelik perde arkasındaki asıl yüzlerin gizlenmesine de fırsat verdi. Bu durum magazin gündeminden başka bir şey görmesine izin verilmeyen toplumun meseleye bakış açısının daralmasına yolaçtı. Bununla birlikte ciddi araştırmacılar işin köklerine inerek çok önemli ipuçlarına ulaşabildi ve gelecek nesillerin yolunu aydınlatabilecek bir ateş yakmayı bildiler. 

Bu araştırmacıların belki de en önemlisi gazeteci yazar Uğur Mumcu’dur. Mumcu yıllar öncesi bu bağlara ulaşmıştı tıpkı Barzani-İsrail ilişkilerine ulaştığı gibi.  Mumcu’dan sonra bu yol üzerinde pek mesafe kat edilmemiş olsa gerek çünkü tarikat hala sırrını koruyabiliyor. Oysaki buradan yola çıkılarak Anadolu’daki isyanlara, isyanlar üzerinden Türkiye’yi hedef almış küresel projelere ve asıl hedefi ‘Türk Ordusu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak olan Fetö’ye ulaşabilmek mümkündü hatta aynı yolla günümüz siyasetçilerine de ulaşabilmek mümkündü ama olmadı işte.

Mumcu, bu derin bağları Kürt İslam Ayaklanmaları’ adıyla kitaplaştırdı fakat çıktığı yolun sonunu getiremedi, ‘Kürt Dosyası’ isimli çalışması yarım kaldı. Barzani- İsrail bağını çözdükten iki hafta sonra suikasta kurban gitti, bir daha onun gibi yazan gelmedi. Mumcu gerçeğe bağlı, titiz bir araştırmacıydı, meselenin en küçük detayına kadar eğiliyordu. Bu çok zamanını aldı, yakaladığı ipin uçlarını derinlere sürmeye ise ömrü vefa etmedi. Yine de Mumcu bize bir yol gösterdi, bir ışık oldu, tarikatın odağında yer alan isimleri verdi, bundan sonrası artık gelecek nesillerimize kalıyor; bu ışığın aydınlığı takip edilerek bu düğüm açılabilir, açılmalı da. Çünkü başta size bu coğrafyada hiçbir şey tesadüfen olmuyor demiştim, hiçbir şey de bu coğrafyada gizli kalamıyor…

Öylesine ilginç olaylar zincirinin bir sonucu olarak kendini açığa vuran bu tarikatın bir köşesinde Peygamber soyundan geldiğini söyleyen seyitler, şeyhler ve şıhlar yer alırken, öte köşesinde köy basan, karakol basan, insanlarımızı acımasızca katleden teröristler bulunuyor. Araya ABD, İngiltere ve İsrail gibi küresel güç odakları girdiğinde ise işin rengi değişiyor, hiç beis duymadan bir araya gelmeyi becerebiliyorlar. Zaten Türkiye’yi hedef almış siyasi projelere dinsel motif eklendiğinde ki birazdan tanık olacaksınız, perde kendiliğinden aralanıyor ve bu dinsel motifler büyük resme nakış gibi işlendiğinde artık tarikat sırrını gizleyemiyor…

Uğur Mumcu eserlerinde özellikle Cumhuriyete karşı çıkarılan isyanlarla tarikat şeyhleri arasındaki bağı kurmuş ve önde gelen iki ismi şöyle sıralamıştı;

 ‘Nakşibendi, 1300’lü yıllarda Buhara kenti yakınlarındaki Kasrı Arifan’ın Nakşibent köyünden Mehmet Bahattin-ül-Üveys-ül Nakşibendi adlı bir Türk’ün öncülüğünde kurulan bir İslam tarikatı idi. Bu tarikatı Kürtler arasında yayan Mevlana Halid’di Bağdat’ta oturan Mevlana Halid, Nakşibendi Kürtler arasında Bağdadi diye de tanınıyordu. Destur vererek müritlerinin bazılarını halife yapmıştı. Bu müritlerden biri Nehrili Seyit Taha, öbürü de Bismil’in Cilustun koyünden Palulu Şeyh Ali Septi’ydi.’ 

Buradaki kilit isim: Nehrili Seyit Taha.

Hatırlar mısınız Barzani geçenlerde bir kitap yazdı, adı: Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi. Kitap hala piyasada üstelik 2 cilt. İki ciltlik bu Barzani’nin ne geçmişi var derseniz o da ayrı bir konu. Bu kitabı okudum. Böylece hem bu Barzani’nin işin gerçeğinde ne olduğu ortaya çıkmış oldu hem de Türk tarihine kalın harflerle yazılması gereken bir sır aydınlandı; Barzani ve Tarikat!..

Mesud Barzani, Türkiye’de bizim gibi araştırmacıların geleceğe umutla bakabilmek ve tehlikeleri zamanında görüp kamuoyunu uyarabilmek için bu Barzanilerin köklerinde neyi aradığını bilmiyor olmalı. Bilmiyor olsa gerek ki daha kitabın ilk sayfasında kökünün sanıldığı gibi bir Kürt aşiretinden değil Halidi Nakşibendi tarikatından geldiğini kolayca söyleyebiliyor. Barzani ‘biz bir Nakşibendi tekkesiyiz’ diyor ve tarikat silsilesini Uğur Mumcu’nun açıkladığı Nehrili Seyit Taha’ya götürüyor;

 ‘Mevlana Halid Nakşibendi, tekkelere yaptığı ziyaretlerden birinde Barzan Tekkesi’ne uğrar ve Şeyh 1’nci Abdulselam’ı halifesi olarak atar.  Barzan medresesi bir Halid-i Bağdadi Nakşibendi okuluna dönüşür. Ve birlikte, daha sonra Mevlana Halid’in halifelerinden biri olacak Seyyid Taha’yı ziyaret ederler’ .

Abdusselam, Barzani’nin dedesidir. Kilit isim yine Nehrili Seyit Taha’dır.

Kökleri Irak’ta olan bu ailenin Türkiye’ye çıkış noktası ise Şemdinli’dir. Bu tarikat Irak kuzeyinde Barzaniler, Anadolu’da ise Seyit Taha üzerinde geniş bir coğrafyaya yayılmış.  Bitlis yöresinde Sıbgatullah Arvasi, Seyit Taha’nın halifesi. Bediüzzaman Said Nursi bu tekkede yetişmiş. Fetö’nün Said-i Nursi’yle bağı düşünüldüğünde, teo-stratejik bir güç odağı olarak neden bu tarikatı öncelikle masaya yatırdığımız şimdi daha iyi anlaşılabiliyor .

‘Ne önemi var bunun’ diyeceksiniz ama çok önemi var çünkü AKP Milletvekili Binali Yıldırım eğer ki 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin arifesinde Şeyh Mahmut Ustaosmanoğlu’nun huzuruna çıkma gereği duyabiliyorsa, bunun çok önemi var.  Şeyh Ustaosmanoğlu kimdi?.. 

İsmailağa Cemaatinin lideri ve şu anda İstanbul’un en etkili Halidi Nakşi halifesi. Cemaatin medya yüzü de ‘Cübbeli Hoca’ namıyla bilinen Ahmet Ünlü..  İlginç olan şu ki Erdoğan da cumhurbaşkanlığı seçiminden önce bu cemaat liderini ziyaret etmiş ve hayır duasını almıştı.

Bu neyi gösterir?

Bu bize Türkiye’de yüksek siyaset yapan şahsiyetler üzerinde bu tarikatın ne denli etkili olduğunu gösterir. Bu aynı zamanda bu şahsiyetlerle Barzani arasında tarikat silsilesi üzerinden bir bağ olduğunu gösterir. 91 Körfez savaşında ‘bir koyup üç alacağız’ diyerek ABD’ye yaslanan ve ‘postal öpücü Barzani’nin Özerk Kürdistan Yönetimi Başkanı olmasında büyük emeği geçen dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın da tarikat bağı olduğunu bu resme eklerseniz, işin önemi açık ortaya çıkar.

Tabii tarikat konusu açılınca, tabii hepsi bunlarla da sınırlı değil. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesinin önceki dönemlerinde tarikat, vakıf, cemaat ve derneklere aktarılan kaynaklar gündeme düştüğü için bugünlerde sıkça konuşulan bu meselenin görülenden çok daha farklı boyutları var.

Cemaati çözebilmek için önce tarikat çözümlenmeli..

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar

Başa dön tuşu