Video

Dolmabahçe… ‘Farklı Bir Bakış’

Birinci Dünya Harbi 4 yıl, ikincisi 6 yıl ama Türkiye’de terör ve buna karşı mücadele 40 yıldır sürüyor, bir tülü bitmedi, hala sürüyor. İnsan aklı haklı olarak soruyor, bu nasıl terör, diye.. Ne ağır trajedidir ki bir türlü bu soruya cevap bulunamıyor, bilen de söylemiyor.

Bu trajedinin temel nedeni, terörün hangi küresel konjonktürde ortaya çıkışının analiz edilmeyişi ve bu kırk yıllık terör ve mücadelede iş başına gelen siyasi iktidarlar arasında anlamlı bağlatın kurulamayışıdır.

Bir başlangıç yaparak konuyu açalım..

1990 yılında Kuveyt’in işgaliyle başlayan krizin çözümü için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ilk adımlarını atmaya başlamış; 30 Kasım 1990’da, Irak’ın 15 Ocak 1991’e kadar Kuveyt’ten çekilmemesi halinde kuvvete başvurulmasını öngören bir karar alınmıştı.

Irak’a askeri harekat yapılması konusunda ısrarlı olan ABD Türkiye’den ne istiyordu?

Dönemin Dışişleri Bakanı Alptemuçin bu istekleri şöyle sıralıyor;

‘ABD bu kriz sırasında Ankara’dan 3 konuda yardım istedi.

Birincisi; Türkiye’deki üslerin Irak’a yönelik hava harekâtında kullandırılması isteği idi, Özal kabul etti.

İkincisi; Saddam’ın Kuveyt cephesindeki asker sayısını azaltması için, Türkiye’nin Irak sınırına asker kaydırması, Özal bunu da kabul etti.

Türkiye bu iki talebe olumlu cevap verirken, Suudi Arabistan’da toplanan koalisyon kuvvetlerine birlik gönderilmesi isteği ise Özal’ın ısrarına rağmen, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşı çıkması sonucu gerçekleşmedi. Türkiye bu doğrultuda 180,000 kadar askerini Irak sınırına kaydırarak, Irak’ın kuzeyde 8 tümen tutmasını sağladı ve böylece koalisyon güçlerinin üzerindeki yük hafifletildi. Bir yanda savaşı önleme çabaları, diğer yanda savaş çıkarsa senaryoları Ankara’da ilerleye dursun, 16/17 Ocak 1991 gece yarısı savaş başladı’[1]

16/17 Ocak 1991 gece yarısı savaş başladı…

Çöl Fırtınası adı verilen savaşta, ABD öncülüğünde Irak’a karşı girişilen büyük çaplı bir hava bombardımanıyla adımlar atılmıştı. Savaş boyunca kesilmeden süren bu hava bombardımanı sayesinde, birkaç hafta içinde Irak’ın komuta ve iletişim altyapısı, elektrik üretim kapasitesi, havaalanları ve hava savunma sistemi, kimyasal silah ve nükleer araştırma tesisleri büyük ölçüde yok edilmişti.

27 Şubat’ta, Irak Cumhuriyet Muhafızları saf dışı edildi.

28 Şubat’ta, ABD başkanı George Bush ateşkes ilan ettiğinde, Irak’ın direnişi bütünüyle kırılmıştı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 686 sayılı kararının Nisan ayının ilk haftasında Irak tarafından kabul edilmesi ile birlikte savaş resmen sona erdi.

Başkan Bush, 6 Mart 1991’de ’ta Amerikan Kongresinde yapmış olduğu konuşmada Ortadoğu’da kalıcı olacağının işaretlerini de veriyordu;

‘Amerika’nın hayati çıkarlarının müstakar[2] ve güvenlikli bir Körfez’e bağlı olması nedeniyle Orta Doğu’da bir güvenlik sisteminin kurulması; Bu güvenlik sistemi bölge ülkeleri tarafından gerçekleştirilmeli, fakat Amerika da buna yardımcı olmalıdır; Bölgede kitlesel imha silahlarının yayılmasının önlenmesi ve buna Irak’tan başlanması; Orta Doğu’nun doğal kaynakları zengindir. Bu zenginlik (yani petrol ve su, (Başkan Bush, hükümranlık haklarımızın olduğu ve bizim olan Dicle ve Fırat sularından bahsediyor) bütün bölge ülkelerinin refahı için kullanılmalıdır’.

Diğer taraftan Amerikan Savunma Bakanı Dick Cheney de aynı yılın Nisan ayında yaptığı bir konuşmada, ‘Orta Doğu’nun petrol kaynaklarını, Amerika’nın çıkarlarına ters düşen her hangi bir devletin kontrolü altına almasına Amerika’nın izin vermeyeceğini’ söylüyordu[3].

Görülüyor ki Körfez Savaşı ile Amerika ağırlığını Ortadoğu’ya koyarken, ortaya attığı ilkelerle de Orta Doğu’nun yeni resmini şekillendiriyordu ve tüm bu işler için de Türkiye’yi kullanıyordu…

Savaş sonrasında, Saddam yönetimini hedef alan halk ayaklanmaları ülkenin önemli bir bölümünü sarmıştı…

Mart 1991’de, önce Basra ve çevresi, ardından Bağdat’a sıçrayan Şii ayaklanması Irak kuvvetlerince sert biçimde bastırılırken, Şii ayaklanmasından birkaç gün sonra da kuzeyde Kürt ayaklanması başlıyordu. Saddam’ın kuzeye yönelmesiyle, toplu katliam korkusunu yaşayan yaklaşık 1,5 milyon peşmerge Türkiye ve İran sınırlarına yığılmıştı.

Saddam Hüseyin’in ayaklanmalara karşı giriştiği sindirme harekatının ulaştığı boyutlar ise yeni bir krize kapıları açıyordu.

Türkiye’de Özal siyaseti konuya yine insancıl amaçlarla yaklaşıyor, yardım elini yine peşmergelere uzatıyordu. Ama kaybeden yine Türkiye olacaktı…

Yıllar sonra bu gerçeği Genelkurmay Başkanlığı kamuoyuna şöyle açıklanacaktır;

‘Birinci Körfez Savaşı’na Türkiye Cumhuriyeti koalisyon güçlerine destek vermiştir. Ancak sonucunda Türkiye zarar görmüştür. Savaş sonunda Saddam’ın Kuzey bölgeye saldırısı sonucunda 100 binlerce insanın Türkiye’nin hudutlarına yığılmıştır. Bunlara en büyük desteği Türkiye verdiği halde Türkiye suçlanmıştır ve o yığılan insanlar ‘burada bir Kürt sorunu var’ diye dünya kamuoyuna mal olmuştur.’[4]

Bingöl olayı basit bir terör eylemi değil, stratejik bir eylemdi; Eşref Paşa’nın dağılma noktasına getirdiği örgüt Özal ateşkesiyle toparlanmış, Bingöl katliamı ile Irak’ta olması gereken çatışmaları Türkiye’ye taşımıştı. Çıkan şiddetli çatışmalar sonucu, 93, 94 ve 95’te her yıl verilen şehit sayısı beş yüzden fazlaydı.

Genelkurmay’ın Bingöl sonrası yaşanılanlarla ilgili değerlendirmesine bir bakınız:

1992 yılında zayiatımız 496 şehit, 955 yaralı toplam bin 451, 93 yılına baktığımız zaman 538 şehit, 996 yaralı toplam bin 534, 1994 yılına baktığımız zaman 867 şehit, 206 yaralı toplam 2 bin 927 bu yaralılardan bir kısmı tedavi edilmek suretiyle tekrar hayata döndü. 1995 yılında 615 şehit, bin 342 yaralı, bin 957 zayiat var. Bu rakamlar gerçekten çok ürperticiydi.’[5]

Türkiye bu trajik sonuca Özal’ın PKK ile yaptığı, barış kardeşlik, akan kanlar dursun, demokratik çözüm, barış süreci diyerek Öcalan’la yaptığı ateşkes sonrasında ulaşmıştır.

Eşref Bitlis’in 3 Ekim 1992’de başlattığı ve bahar ayında tamamlanması gereken harekat da bu ateşkese bağlı olarak yapılmamıştır…

Madımak ve Başbağlar sıradan olaylar değil…

2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında meydana gelen olaylarda Madımak Oteli, kimliği belirsiz kişilerce ateşe verildi ve 35 insanımız yanarak hayatını kaybetti.

5 Temmuz 1993’te, Erzincan’ın Kemaliye İlçesi’ne bağlı Başbağlar Köyünde PKK tarafından 28 insanımız kurşuna dizildi. Köy ateşe verildi, beş inanımız da yanarak can verdi.

2 Temmuz’da Alevi kardeşlerimiz hedef alınmıştı. 5 Temmuz’da ise Sünni kardeşlerimiz hedef alındı.

Neden yapılmıştı bu eylemler?

Bu katliamları yapanların ardında hangi siyaset, hangi savaş stratejisi vardı?

Olayları yan yana koyup baktığımızda şu sonuçlara ulaşabiliriz…

1988 Halepçe katliamı ile uluslararası dikkatlerin Kürtlere çevrilmesi sağlanmıştır.

1991 Körfez savaşıyla adı PKK olan örgüt sayısı 20.000 aşkın silahlı bir güce kavuşturulmuştur. PKK çatışmalarıyla Avrupa siyasi arenasında Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu siyaseti yaratılmıştır.

Bu siyaset, siyasi silahlı Kürt hareketini Irak’tan Türkiye’ye taşıma planıdır.

Bu plan küresel İsrail ve BOP planı ile bire bir örtüşmektedir.

İşin mezhepsel boyutuna gelince…

1991-2014 arası izlenen siyasetle Türk-Kürt diyerek etnik farklılıklar güçlendirilmiştir.

1993 Madımak olayıyla Türkiye’de Alevi kimliği vurgulanarak öne çıkarılmıştır.

1993 Başbağlar olayıyla Türkiye’de Sünni kimliği vurgulanarak öne çıkarılmıştır.

1993-2014 arası izlenen siyasetle Alevi-Sünni diyerek mezhepsel farklılıklar güçlendirilmiştir.

Bu siyaset, İsrail’in Ortadoğu ülkelerini etnik-mezhep temelinde parçalama siyasetidir ve son on iki yıldır AKP bu siyasete hizmet eden karar almakta ve bu kararların anayasal ve yasal suç boyutları gözardı edilerek halen uygulanmaktadır…

Genelkurmay; ulusal çıkarlarımız gözardı edildi…

Yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı, 2003 Körfez Savaşı’nın Türkiye açısından sonucu şöyle açıklayacaktır;

‘İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye yine iki nedenle zararlı çıkmıştır. Bir; coğrafyasına hapsolmuştur. İki; PKK çok büyük bir serbestlik kazanmıştır ve çok miktarda silah ve malzeme, dağılan Irak ordusundan ele geçirilmiştir. Daha önceleri PKK ile mücadele içinde olan Kuzey Irak’taki Kürt gruplarından bir tanesi ki bir zamanlar KYB, PKK ile birlikte o Kürt grubuna saldırıyordu, şimdi doğal bir müttefik haline gelmiştir ve Kuzey Irak’ta çok büyük bir hareket serbestisine sahiptir. Eskiden katırlarla gittikleri yere şimdi taksilerle gidiyorlar. Buna ait görüntüler elimizde. Bu da ikinci Körfez harekatının Türkiye açısından olumsuz bir sonucu olmuştur.’

ABD işgali sonucu Irak’ın parçalanmaya yüz tuttuğunu da Genelkurmay Başkanlığı şu sözlerle altını çizecektir;

‘Yine Kuzey Irak’a baktığımız zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor; hazırlanmış olan bir taslak anayasa var. Bu iyi incelendiğinde şu görülmektedir: Kağıt üzerinde federal bir yapı oluşturuluyor. Güney Şii bölgesi, Sünni bölgesi ve Kürt bölgesi diye üç bölge. Ama anayasanın içindeki hükümleri iyi incelediğinizde, bunun değil federasyon, konfederasyon bile olmadığı, gevşek bir konfederasyon yani kopmaya hazır bir konfederasyon şeklinde olduğu görülmektedir. Zaten tarihe de baktığımızda konfederasyonların uzun süreli yaşamadıklarını görüyoruz. Ya kopmuşlardır ayrı devletçikler kurmuşlardır ya da üniter bir yapıya kavuşmuşlardır. Bunların örnekleri var.’

Genelkurmay bir adım daha ileri giderek Irak’ta bir Kürt devleti kurulmakta olduğunu Türk milletine ve Türk siyasetine ilan edecektir;

PKK’nın varlığı orada kök salmıştır. Çünkü Kuzey Irak’ta, Irak güvenlik kuvvetlerinden bir tane silahlı insan dahi bulunmamaktadır. Bugün Süleymaniye hava meydanına indiğiniz zaman, ziyarete gidiyorlar, onu sadece Kürt bayrakları karşılar. Irak bayrağı yoktur. Karşılama töreninde de Kürt milli marşı çalar. Irak’ın marşı yoktur. Şu anda Kuzey Irak’ta durum budur. Federal bir yapıda bazı şeyler merkezi olur. Kuzey Irak’ta merkez bankası kuruldu. Bunun anlamı her yönüyle diğerlerinden ayrı müstakil bir yapı oluştu. Merkez bankası para basıyor. Kendi parasını kullanıyor. Böyle bir yapı var.’

Ve Genelkurmay Başkanlığı bu durumun önüne geçilmesi için, kamuoyu önünde Hükümet’ten yetki isteyecek kadar işin önemini Türk Milleti ve Devlet kadrolarına duyurmaya çalışacaktır, şöyle ki;

‘Peki, Kuzey Irak’a bir operasyon yapılmalı mı? Evet, yapılmalı. Olayın iki boyutu var. Birincisi sadece asker olarak baktığım zaman, evet yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Olayın ikinci boyutu, siyasi olaydır. Bir hudut ötesi operasyon yapılması için bir siyasi kararın ortaya çıkması lazım. TSK, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir.”

Şubat 2008’de Irak kuzeyindeki Zap terör kampına yapılan yedi günlük bir güç gösterisini saymazsanız, Kuzey Irak’a hiç askeri harekât yapılmayacak, oysaki Erdoğan siyaseti istemiş olsaydı Türkiye, bu savaştan kazanan taraf olarak çıkabilecekti ama aksine Özal ve Erdoğan siyasetleri eliyle Türk Ordusu sadece coğrafyasına hapsedilmekle kalmamış, Türk Milletini yaratılışının destanı olan Ergenekon’la tam da kalbinden vurulmuştu.

Yukarıda Genelkurmay Basın açıklamasını kamuoyuna duyurup siyasi iktidarın dikkati çeken asker kişi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt idi.

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı yazar


[1] Alptemuçin, ‘Özallı Yıllar’, s. 313.

[2] Müstakar; İstikrarlı(Bkz: TDK).

[3] Armaoğlu, ‘20.Yüzyıl Siyasi Tarihi’ s. 887.

[4] Genelkurmay Başkanlığı resmi basın açıklaması, 12 Nisan 2007.

[5] Genelkurmay Başkanlığı’nın 12 Nisan 2007 günlü Basın Açıklaması(Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından okunmuştur).

Erdal SARIZEYBEK

Emekli Albay, araştırmacı yazar. Terör ve siyaset üzerine yayımlanmış 16 eseri bulunmaktadır.
Başa dön tuşu