Strateji

Filistin.. ‘Nasıl Paylaşıldı’

Birinci Dünya Savaşı sonunda, İtalya’nın San Remo kentinde iki önemli toplantı yapıldı. Toplantının konusu, Osmanlı Devleti’nden ayrılan güney topraklarının nasıl paylaştırılacağına ilişkin idi.

Bu topraklar günümüzdeki adıyla; Filistin, Ürdün, Irak, Suriye ve Lübnan’ı sınırlayan topraklardır, yani bir ölçüde İsrail’in Tanrısı tarafından İsrailoğullarına vaad edilmiş topraklar…

Toplantıya ABD adına; ABD’nin Roma Büyükelçisi Robert Underwood Johnson; İngiltere adına Başbakan Lloyd George ile Dışişleri Bakanı Curzon; Fransa adına Başbakan Millerand; İtalya adına Başbakan Nitti ve Japonya adına Matsui katıldı.

Tarih; 1920, 25 Nisan, Cumartesi’dir. Günlerdir süren tartışmalar sonunda, mandat rejimi uygulanacak yerler belirlenir, mandater ülkeler tespit edilir ve tutanaklara karar olarak şöyle geçer:

“…Tutanaklara, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların bugüne kadar yararlanageldikleri haklardan vazgeçilmesi anlamına gelmeyeceği,  mandater Devletçe yükümlenilmiş olduğuna ilişkin bir kayıt düşülmek koşuluyla, Filistin hakkındaki aşağıdaki mandat maddesi hükümlerinin kabul edilmesi; bu yükümlenmenin, dün öğleden sonra, Fransız Hükümetince, korumanlığın sona ermesinin kabul edildiğine ilişkin olarak verilmiş olan sözle çözülmüş olan Fransa’nın dinsel korumanlığı konusuna değinmeyeceği..”

Mandat’lara ilişkin maddenin aşağıdaki biçimde yazılması, kararlaştırıldı:

Başlıca Müttefik Devletlerce seçilen mandaterler: Suriye için Fransa, Mezopotamya ve Filistin için de Büyük Britanyadır”.

Yukarıdaki karara ilişkin olarak Yüce Kurul, İtalyan temsilci Heyetinin aşağıdaki çekincesini kaydetmiştir:

 ‘İtalyan Temsilci Heyeti, İtalya’nın sadece Akdenizli bir Devlet olma niteliği ile Küçük Asya’da sahip olduğu büyük ekonomik çıkar ilgisi nedeniyle, Asya Türkiyesindeki İtalyan çıkarlarının çözüme kavuşmasına değin, işbu kararın kabulüne çekince koymaktadır’ …”

İtalya’nın çekingesi ise 1920 Sevr Antlaşmasıyla kendisine verileceği umduğu Antalya’dan Konya’ya kadar olan Anadolu toprakları üzerindeki isteklerinin korunmasıdır.

Osmanlı’nın Birinci Dünya Harbi’nde yenik düşmesi ve bugünkü Filistin, Ürdün, Irak, Suriye ve Lübnan’daki topraklarından çekilmesi üzerine, Suriye ve Lübnan Fransa tarafından, Ürdün, Filistin ve Irak İngilizlerce işgal edilir.

 Yıl hala 1920’dir…

İki yıl süren işgal günlerinde hazırlanan ve 1920 San Remo konferansında kabul edilen kararlara uygun olarak bölgede İngiliz ve Fransız manda rejimleri tesis edildi. Önceden Osmanlı Sancakları olan Basra, Musul ve Bağdat eyaletleri, İngilizler tarafından birleştirilerek ‘Irak’ adında bir devlete dönüştürüldü. Ve başına İngiliz işbirlikçisi Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal getirildi.

Ardından İngilizler, Filistin’deki Şeria nehrinin doğusunda kalan toprakları ‘Ürdün’ adı ile ayrı bir devlet kurdu ve bu devletin başına da yine Şerif Hüseyin’in bir başka oğlu Emir Abdullah getirdiler.

İngilizlerin bu cetvelle çizilmiş yapay devletler çalışmasına Fransızlar da katıldı, onlar da işgal ettikleri Osmanlı eyalet sistemlerini değiştirerek, önce Lübnan Dağı olarak bilinen bölgeye, Akdeniz’de kıyısı bulunan Tarblus(Tripoli), Sayda(Sidon), Sur(Tyre) ve Beyrut’u ve Bekaa(Biqa) vadisini de ekleyerek ‘Lübnan’ adına ayrı bir devlet kurdular.

Bununla da kalmaz, Halep(Aleppo), Şam(Damascus), Lazkiye( Cebel Ansariya) ve Cebel-i Dürzi’yi önce dört ayrı eyalete, ardından da ‘Suriye’ adında bir devlete dönüştürdüler . 

Öncesinde yerel meclisler tarafından kurulmuş olan Büyük Suriye Krallığı yıkılmış, başında bulunan Şerif Hüseyin oğlu Emir Faysal indirilmiş ve aynı Faysal, İngilizler tarafından kurulmuş olan Irak devletinin başına getirilmiştir.

Savaş sonrası Orta Doğu’da sınırları İngiltere ve Fransa tarafından çizilmiş olan dört ayrı devlet ortaya çıkar; Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak.

Bugünkü Suudi Arabistan sınırlarını teşkil eden Hicaz Krallığı başında eski Mekke Şerifi Hüseyin bulunmaktadır. Oğullarından biri olan Emir Abdullah ise Ürdün devleti başına getirilmiştir. Suriye ve Lübnan’ın başlarında ise Fransız hakimiyetiyle birlikte yerel ulusal meclislerin seçtikleri kişiler bulunmaktadır.

Bugün yaşanılan Suriye ve Lübnan sorunu, işte bu yeni sınırlar içerisine alınan etnik ve dinsel grupların farklılığından kaynaklanmaktadır.

Zira, Suriye’de çoğunluğu oluşturan Sünni Müslümanların yanına Aleviler ile Dürziler gurupların dahil edilmesiyle homojen yapı bozulmuştur. Benzer şekilde Lübnan’da, çoğunluk olan Hıristiyan Marunilerin içerisine Müslüman gurupların dahil edilmesiyle birbirinden farklı etnik ve dinsel yapılar bir araya getirilmiş, günümüz iç karışıklıklarının da temelleri böylece atılmıştır.

Yeni sınırları içerisinde Irak da bu farklı gurupların bir araya getirilmesi stratejisinden payına düşeni almış ve Şii ve Sünni Müslümanlar ile Kürtler, Türkmenler, Hıristiyan Asuriler ve Yahudilerden oluşan farklı gurupların oluşturduğu bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.

 Orta Doğu; sonradan “etnik ve dinsel temelli ayrıştırma, çatıştırma ve parçalama” stratejilere hedef olacak şekilde yapay sınırlarla birleştirilmiş ve ardından Suriye; Suriye ve Lübnan, Mezopotamya ise; Irak ve Ürdün adında toplam dört parçaya ayrılmıştır. 

Filistin’e gelince, 1920 San Remo konferansında alınan kararlar şudur;

             “Başlıca Müttefik Devletlerce saptanacak sınırlar içinde Filistin yönetimini, sözü edilen Devletlerce seçilecek bir Mandater’e vermeyi kararlaştırmışlardır. Mandater, Yahudi halkı için Filistin’de bir ulusal yurt kurulmasından yana İngiliz Hükümetince daha önce  2 Kasım 1917’de açıklanan ve öteki Müttefik Devletlerce kabul edilen bildirinin uygulanmasından sorumlu olacaktır… Başlıca Müttefik Devletlerce seçilen mandaterler: Suriye için Fransa, Mezopotamya ve Filistin için de Büyük Britanya’dır…”.

Ortadoğu coğrafyasında kurulan bir Yahudi/Siyon devleti varlığını iki dünya savaşına ve bu savaşların öncesi ve sonrasında gelişen olaylara borçludur…

Birinci Dünya Harbi(1914-1918) sonrasında bugünkü adı Irak ve Filistin olan Osmanlı eyaletleri İngiltere’nin manda rejimi yönetimine bırakılmıştı. İkinci Dünya Harbi(1939-1945) sonrasında ise İngilizler Filistin’den çekilerek, 2 Nisan 1947’de, Filistin’in kaderini Birleşmiş Milletler’in insafına terk etti.

Meseleyi ele alan Genel Kurul, iki haftalık müzakerelerden sonra, Filistin meselesine bir çözüm bulması için bir özel komisyon kurdu. B.M. Filistin Komisyonu, 16 Haziran-24 Temmuz tarihleri arasında Filistin’de yaptığı incelemelerinden sonra, Ağustos ayında raporunu yayınladı.

Bu raporda komisyon oybirliği ile Filistin’in bağımsızlığını teklif ediyordu. Lakin bu bağımsızlık nasıl olacaktı?

Bu noktada Komisyon ikiye ayrıldı. Kanada, Çekoslovakya, Guatemala, Hollanda, Peru, İsveç ve Uruguay’ın desteklediği çoğunluk teklifine göre, Filistin Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmeli ve iki ayrı bağımsız devlet kurulmalıydı. Kudüs şehri ise milletlerarası statüye sahip olmalıydı.

Hindistan, Yugoslavya ve İran tarafından desteklenen azınlık teklifine de göre de, Filistin; Yahudi ve Arap devletlerinden meydana gelen “federal” bir devlet olmalıydı. Yahudiler çoğunluk planını, Araplar ise azınlık planını desteklediler. Çünkü Araplara göre azınlık planı ya da teklifi, Filistin’in toprak bütünlüğünü korumaktaydı.

Komisyonun bu teklifleri Genel Kurul’un 27 Kasım 1947 toplantısında tartışıldı.

Neticede Genel Kurul, 27 Kasım 1947’de, Filistin Komisyonu’nun çoğunluk teklifini benimsedi ve 13 aleyhe ve 10 çekimsere karşı 33 oyla Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksimine karar verildi.

Karara göre, Filistin’de kurulacak Yahudi ve Arap devletleri arasında bir ekonomik birlik kurulacak ve Kutsal Kudüs Şehri de milletlerarası statüye sahip olacaktı. Ama bu hiç olmadı…

Büyük devletlerden Birleşik Amerika, Sovyet Rusya ve Fransa taksim lehinde, İngiltere ise çekimser oy verdi. Türkiye Arap ülkeleri ile beraber taksimin aleyhinde oy kullandı.

BM’in taksim kararı bütün Arap dünyasında tepki ile karşılandı. Arap ülkeleri 17 Aralık 1947’de, Kahire’de yaptıkları toplantıda, Filistin’in taksimi kararını önlemek için savaşa gitme kararı aldılar.

BM’in taksim kararı üzerine İngiltere yaptığı bir açıklamada, 15 Mayıs 1948’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilan etti ve Nisan 1948’den itibaren kuvvetlerini çekmeye başladı.

Bu çekme işinin tamamlanmasından bir gün önce de, David Ben Gurion başkanlığında, 14 Mayıs 1948 günü, Tel Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti .

14 Mayıs gece yarısı, İngiliz Manda Yönetimimi yüksek komiseri Sir Allan Cuningham, Hayfa’dan bir muhribe binerek İsrail’in karasularının dışına çıktıktan sonra, Filistin üzerindeki manda rejiminin fiilen sona erdiğini duyurdu.

Aynı gün saat 16.00’da, ilan edilen Yahudi devletinin cumhurbaşkanlığına Haim Weizman, başbakanlığa da David Ben Gurion getirildi.

Aynı gece Amerika, İsrail devletinin kurulmasından tam on bir dakika sonra, Başkan Truman’ın İsrail’i tanıdığını açıkladı.

Birkaç gün sonra…

İsrail, başta Rusya olmak üzere, bir ay içinde beşi doğu dördü batı bloğundan olmak üzere dokuz devlet tarafında da resmen tanındı. İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden kısa bir süre sonra, 30 Haziran 1948’de Türkiye ile İsrail arasında bir posta antlaşması imzalandı.

12 Aralık 1948’de, BM bünyesinde sadece ABD, Fransa ve Türkiye’nin temsilcilerinden oluşan bir Filistin Uzlaştırma Komisyonu kurulması kararlaştırıldı. Arap devletleri ise böyle bir komisyona karşı çıktıklarını açıkladılar.

Komisyon çalışmalarının sürdüğü sırada 28 Mart 1949’da Türkiye İsrail’i resmen tanıyan, nüfusunun çok büyük bir kısmı Müslüman olan, ilk ülke oldu. Esasen Türkiye ile İsrail arasında ABD’nin telkinleriyle istihbarat paylaşımı, Türkiye İsrail’i devlet düzeyinde tanımadan önce başlamış bulunmaktaydı .

Araplar ise İsrail’in kuruluş günü olan 15 Mayıs’ı ‘El Nakba’ yani ‘Felaket Günü’ ilan ettiler .

Birleşmiş Milletler’in Filistin’in bölünmesi kararında iki yeni varlığın kurulması için verdiği resmi tarih 15 Mayıs 1948’dir.

 14 Mayıs Britanya Mandası’nın son günüdür. Britanyalılar saat 16:00’da bayraklarını indirdi ve hemen arkasından Yahudiler kendi bayraklarını astılar.

Bu bayrak, İlk Siyonist Kongre tarafından 1897 yılında tasarlanmış olan bayraktır. Rengi beyazdır (yenilik ve saflığın rengi) ve Yahudi geleneğinin aktarımını simgeleyen Tallet’inki gibi iki mavi (gökyüzünün rengi) çizgisi vardır. Ortasında David’in Yıldızı yer almaktadır. 

Böylece 14 Mayıs 1948, saat 16:00’da, İbrani takvimine göre Hay İyar, 5 İyar günü Yisrael kendini devlet ilan etti.

2.000 yıl sonra Yisrael toprağı bir daha Yahudilerin elindeydi. İsrail Devleti’nin kuruluşu, David Ben Gurion tarafından okunan Bağımsızlık Bildirisi ile duyuruldu:

–             “Yisrael toprağı Yahudi halkının doğduğu yerdi. Tinsel, dini ve ulusal kimlik burada oluşmuştu. Burada bağımsızlığa kavuştular ve ulusal ve evrensel öneme sahip bir kültür oluşturdular. Tora’yı yazdılar ve dünyaya verdiler… Filistin’den sürgün edildiğinde Yahudi halkı dağıldığı tüm ülkelerde buraya sadık kaldı, geri dönmek ve ulusal özgürlüğünü yeniden kazanmak için dua ve umut etmeyi hiç bırakmadı. 

Böylece biz, Ulusal Konsey üyeleri bugün toplanarak, Yahudi halkının doğal ve tarihi hakkı uyarınca ve Birleşmiş Milletler’in kararının desteği ile Filistin’de İsrail adlı bir Yahudi devletinin kurulduğunu ilan ediyoruz… Tüm komşu ülkelere ve haklarına barış ve dostluk sunuyor, herkesin iyiliği için bağımsız Yahudi ulusuyla işbirliği yapmaya davet ediyoruz… Yisrael’in Kayası’na güvenerek, Geçici Devlet Konseyi’nin bu oturumunda, Tel Aviv Şehri’nde Şabat akşamı 5 İyar 5708, 14 Mayıs 1948 tarihinde bu bildiriyi yapıyoruz …”

Belki de bu ilan, bir yanda İsrail’in kuruluşu ama öte yanda bu kuruluşun bir felaket olduğu duyuran Araplar ve Arap ülkeleri tarafından alınan savaş kararı Ortadoğu’yu hiç bitmeyecek olan bir savaşa sürüklemiştir.

Bu savaşlar, bu kan dökmeler dün için bir Arap-İsrail savaşları olarak ortaya çıkmış ise de bugün için bir Müslüman-Yahudi savaşına kapı aralamış ve İsrail’in Müslüman tehdidine karşı yeni stratejiler geliştirmesine yol açmıştır.

 İsrail tarafından geliştiren stratejiler, hep, Ortadoğu coğrafyasında kendine tehdit olacak Müslüman ülkelerin etnik ve dinsel temelde ayrıştırılması, ayrışan grupların çatıştırılması ve çatışma sonrası bu ülkelerin parçalanması olarak parçalanması yönünde olmuştur.

Müslüman coğrafya için asıl tehdit de işte budur; iç savaşla kendi kanını dökmek, kendi kendini kırmak…

Belki de bugün Ortadoğu’da yaşanılanlar budur…

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar

İsrael/Nil’den Fırat’a Devlet Oyunları

Başa dön tuşu