Siyaset

İmam Konakçı.. ‘İşin Rengi Değişiyor’

İmam Halil Konakçı yaptığı bir konuşmada Hatay’ı ‘Arap yurdu’ ilan etmişti. Arap yurdu demek, Türk yurdu değil anlamına geliyor. Konakçı aynı zamanda Hatay’ın Türkiye’ye katılması sonrası ezanın yasaklandığını iddia etmişti. Diyanet inceleme başlattığını duyurmuş olsa da başta gazeteci Fatih Altaylı olmak üzere pek çok siyasetçi ve aydının gösterdiği tepkiler haklı olarak dinmiyor.

Bu sehven olmuş bir iş değil. Yıllardır süren Türk karşıtı bir siyasetin bugün görünen yüzüdür bu. Ekleyin şimdi buna ‘AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk’ söylemlerini.. hatırlayın ‘Atatürk’e karşı Ayasofya’da yapılan lanet okumalarını ve bedduaları ki, Yunan Papazı olsaydı aynısını yapacaktı ama bizimkisi Müslüman.

Bugün Türkiye’de milli mücadele yıllarında yaşanılan yabancı bir siyasi işgal yaşanıyor ama görülemiyor çünkü düşman silahlı değil. Elinde çanta para dolu, yönetimini alıyor kaynakların, çocukların. İşgal görülemiyor çünkü düşman ortalıkta yok, siyaseti var, yönetiyor. İşgal görülemiyor çünkü siyaseti yöneten Haçlı, siyaset ise Müslüman. Bu açıdan bakıldığında hepimizin teo-strateji nasıl bir bilimdir, karşımıza hangi kılıklara bürünmüş olarak çıkabilir, açıp öğrenmesi gerekiyor. Çünkü bilmediğiniz bir tehditle mücadele demezsiniz.

Bugün çok açık söylüyorum, Türkiye’nin teo-stratejik bir tezgahın hedefindedir.

Prof. Dr. Nadim Macit, ‘Teo-Stratejiler ve Türkiye’ adlı eserinde özellikle Osmanlı-Rus harbinden sonra Müslümanların Misyonerler tarafından nasıl hedef alınmış olduğu  açıklıyor. Burada Misyonerlik adı altında örtülü bir hedefin varlığını görebiliyorsunuz.

O zamanlar amaç; Osmanlı’yı eşit haklara dayalı çok milletli bir yapıya dönüştürmekle, dini azınlıkların Müslüman halk üzerinde hakimiyet kurmaktır. Şimdi ise kılık değişmiş, bu strateji Müslüman yönetiminde Haçlı siyasetini hakim kılmaya dönüşmüştür. Bu noktada teo-stratejik bu tezgahın uygulama sürecinde, asıl hedef Türklere karşı ‘aşağılayıcı’ temaların kullanılmış oluşu akıldan çıkarılmamalıdır.

Dr. Macit, ‘aşağılayarak değersizleştirme’ yönteminin asıl hedefe erişebilmek için uygulanan araçlardan sadece biri olduğuna vurgu yapıyor. Hatırlayınız şimdi kafamıza atılan çay torbalarını, pandemi koşullarında halkın nasıl birbiri içine itilmiş oluğunu… Hatırlayınız fakrü zaruret içerisine düşürülmüş bir halkın kışta kıyamette girmek zorunda kaldığı ucuz ekmek kuyruklarını, ucuz yağ alabilmek için birbirini nasıl ezip geçtiklerini..

Dr. Macit bu sinsi stratejiye şu örneği veriyor;

“Ünlü Amerikan Misyoner Tillman C. Trowbridge Anadolu’da yaptığı gezinin notlarında şöyle der; ‘Türklerin gerek insan olarak kendileri gerekse tüm toplumsal kurumları ilkeldir. Bunun bir nedeni ırksal ise bir nedeni de dinseldir. Türkler Hıristiyanlaştırılmadıkça ve tüm kurumları Batılılaştırılmadıkça kurtuluş yoktur. Kurtuluşun yolu Osmanlı İmparatorluğu’nu Protestanlaştırmak ve özgürleştirmektir’.

Görüyorsunuz, iş dönüyor dolaşıyor yine Anadolu ve Türk varlığına geliyor. Dr. Macit bu araştırmasında Ermenilerin nasıl kullanıldığını da ortaya koyuyor. İşte;

‘Batılılaşma ve Hıristiyanlaştırma örtüşmesine dayalı kurtuluş misyonunun Türk Milleti’ni nitelemek için seçtiği kavram ‘ilkel’dir. Böyle bir aşağılamanın karşısına ‘bu ülkenin Anglosaksonları Ermenilerdir’ öncülüğünün koyulması gerçek niyetin ne olduğunu gösterir.

İslam coğrafyasına yönelik uygulanan bu teo-stratejik model, esasen iki ana çizgide sürdürülüyor; biri, kilise, okul, hastane ve benzeri kurumlar, diğeri ise diplomatlar ve özellikle yabancı devletlerin konsoloslukları. Her iki ana çizginin buluştuğu nokta; Batı kültürünün ve mesiyanik ideolojinin kalıplarına uygun zihniyet inşa etmek şeklinde ortaya çıkıyor. Bu nedenle misyon örgütleri, 1830’dan itibaren, Beyrut’tan başlayarak eğitim ve öğretim ağı oluşturmak için harekete geçtiklerinde irtibat kurduğu kişilerden biri de Seyit Taha’dır’.

Ve Dr. Macit bu misyona İsrail’i de ekleyerek, bugün aydın suskunluğu altında gizlenen  Tarikat-Misyonerlik arasındaki bağın ilk sinyalini de veriyor. İşte;

‘ Nesturilerin İsrail’den kopan ve kaybolan bir kabile olduğunu kanıtlamaya çalışan Protestan Misyonerler, Nakşibendi Tarikatı’nın saygın isimlerinden bir olan Taha Nehri (Seyit Taha) ile irtibat kurmuşlardır.’  

Bu Nesturiler, 1925 Şeyh Sait isyanı öncesinde harekete geçirilen  Hakkari’deki Nesturilerdir, hani İngilizlerin Hakkari’de bağımsız devlet sözünü verniş olduğu Hristiyan topluluk. Bunlar aynı zamanda, Barzani’nin bağımsızlık referandumu sonrasında Erdoğan’ın ‘sen devlet kurarsan, onlar da kurar’ diyerek kapı araladığı Asuriler, Keldaniler, Yezidiler arasında geçen Nesturilerdir.

Bu Seyit Taha, Şemdinli Bağlar köyünden Nakşibendi Halifesi Büyük Seyit Taha’dır. Torunu küçük Seyit Taha ise Türk düşmanlığı üzerine kurulmuş olan Taşnak Hoybun çetesine İngilizlerin himayesinde evini açan kişidir. Bu noktada Seyit Taha’nın Kürt olmadığını, akrabası Berzenciler ve Talabanilerin de Kürt olmadığını hatırlayınız..

Buna bir de tarihçi Ahmet Uçar’ın, Osmanlı Araştırmalar Vakfı, Tarih ve Düşünce Dergisi, Aralık 2002’de yayınlanan ‘Hahamların Torunları Barzaniler’ başlıklı makalesini de eklemeyi unutmayınız. Bu bize Rusların desteğiyle Mahabad’ı kuran Barzanilerin, İsrail kurulduktan sonra neden ABD’ye yelken açmış olduğunu da açıklayabilir.

Dr. Macit’in akademik araştırmaları, bu sinsi tezgahta kullanılan temel aracın Haçlı Misyonerler olduğunu çok net açığa çıkarıyor. Bu da aklımıza hem Osmanlı’ya hem Cumhuriyet karşı çıkarılan isyanlarda kullanılmış dini motifleri getiriyor. 

Alın Osmanlı’ya isyan edenleri; Şeyh Ubeydullah, Şeyh Abdüsselam Barzani ve Molla Selim… Her üçü de tarikat şeyhiydi ve her üçü de Halidi Nakşi tarikatından… Şimdi gelin bir bakın Koçgiri isyanını tertipleyen Seyit Abdulkadir’e, Diyarbakır isyanını çıkartan Şeyh Said’e, Şemdinli isyancısı Şeyh Abdullah’a, Dağlıca baskınını yapan Molla Mustafa Barzani’ye ve de Ağrı isyanı tezgahlayan Taşnakçı şeyhlere…  

Onlar da aynı tarikattan ve hepsi ya şeyh ya şıh ya molla ya seyit. Bunlar yan yana geldiğinde, Haçlı aleminde teo-stratejiyi politik amaçlarla kullananlar nasıl ki Misyonerler ise, Türkiye’de de kutsal inançlarımızı kışkırtarak harekete geçirenlerin şeyhler şıhlar mollalar olduğu kolayca görülebiliyor.

Bu neyi gösterir?

Bu bize -hangi inanç dünyasında olursa olsun- hedefe giden yolda kullanılan temel aracın din olduğunu ve kutsal inançların da dini kisveye bürünmüş kişiler eliyle manipüle edildiğini gösterir. Bu aynı zamanda bize, bu kişilerin toplanma merkezlerinin Haçlı aleminde kiliseler, havralar, Patrikhaneler, Müslüman aleminde ise tekkeler, dergahlar, tarikatlar olduğunu gösterir.

Belki Türkiye açısından meselenin düğüm noktası bu olmalı. Çünkü geçmişten günümüze bakıldığında, Misyonerlerin kendi amaçlarına ulaşabilmek için içimizdeki tarikat şeyhlerini kullanmış olduğunu gördük. Tıpkı küçük Seyit Taha örneğinde olduğu gibi.

İşte Dr. Macit’in tespitleri;

‘Teo-stratejinin en önemli uygulama aracı da misyonerlerdir. Misyonerlik, kendi inanç ve kültür dünyasının dışında kalan toplumların kültürel kodlarını çözümleme, buna bağlı olarak politik ve ekonomik amaçları gerçekleştirme faaliyetlerini içeren stratejik bir kavramdır. Ruhbanlarla sınırlanan ve kurumsal yapıya taşınan dini yayma faaliyeti, belli bir aşamadan sonra kutsal nitelikli politik amaçlara dönüşmüştür. Modern öncesi dönemde kendini İslam’a karşı mevzileyen kilisenin hedefi dünyaya hükmetmek olmuştur. Bu, Roma Kilisesi’nin değişmez hedefidir .

Dr. Macit yolun sonunda Patrikhane’ye ulaşıyor ve Türkiye’ye karşı uygulanan teo-stratejinin temelinde Bizans’ın yer aldığını duyuruyor. İşte;

 ‘Patrikhane’nin (Fener Rum Patrikhanesi) kendisini ekümenik ilan etmesini dini ve masum bir mesele görenler; siyasi tarih, gelenek ve strateji ekseninde Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girişiyle birlikte yaşanan olayları yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Osmanlı Devleti gerileme sürecine girince, yıllardır inanç ve dini hayatları hukuki teminat altına alınmış dini azınlıklar, Bizans politikaları sürdürmüşlerdir.  Her zaman Türkler aleyhine çalışan Patrik  III. Parthineus Eflak Prensine gönderdiği mektupta şöyle der;

‘İslam döneminin süresinin dolmasına az kalmıştır. Hıristiyanlık dinin sadası yeniden bütün dünyayı kaplayacaktır. Ona göre tedbirler almamız gerekir.’

Patrik V. Gregorius ise geleceğe şöyle seslenmektedir;

‘Biz, gelecek olan şehrin peşindeyiz. Barbaropolis’te yaşamak istemiyoruz. Amacımız Konstantinopolis’e ulaşmaktır.’ 

İşte bütün mesele bu.

2023’ü hala bir hesaplaşma, bir rövanş olarak gören zihniyetler varsa, bu Konstantinopolis’in İstanbul’a karşı aldığı ağır yenilginin rövanşından başka bir şey olmayacaktır. Kulakları çınlasın MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu siyasete karşı ‘elinde Kur’an arkasında Haç takan günahkar’ demişti ama ya şimdi?

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar

Başa dön tuşu