Yazar

Kürt Gerçeğinde Bilmediklerimiz.. ‘Şeyh Ubeydullah’

Şeyh Ubeydullah..

Osmanlı beylikleri kaldırınca bölgede yönetim boşluğu hiç doğmadı, beylerin yerini hemen şeyhler ve seyitler alıverdi.

En güçlüsü ve ünlüsü de bildiğimiz tanıdığımız Seyit Taha idi.

Eski Baban-Soran ve Botan beylerinden boşa çıkmış coğrafyada hüküm sürüyordu yani Hakkari-Cizre-Musul hattında.

Kendisi kadar ünlü bir şeyh daha vardı; Şeyh Abdusselam Barzani.

O da bugünkü siyasi ayrılıkçı Kürt hareketinin aynı bölgedeki lideri Mesud Barzani’nin dedesiydi, o da halifeydi…

Şeyh deyip geçmeyin, Seyit Taha çok ünlüydü;

2005 yılında Hakkari Üniversitesi ile Hakkari Valiliği bir sempozyum düzenlemiş ve onun adını vermişti; Uluslararası Seyit Taha Sempozyumu.

2007’de dönemin Başbakanı Erdoğan dahi bu ünlü halifelerden biri olan Şeyh Mehmet Zahid Kotku’nun kabrini ziyaret edip, dua etmişti.

Şeyh Kotku, Nakşibendi halifeleri içinde çok önemli bir zattı; Şeyh Halid’in İstanbul halifesi, Gümüşhaneli Dergahı’nın da büyük hocasıydı.

1980’de vefat ettiğinde Bakanlar Kurulu kararıyla Osmanlı Hanedanı’nın yattığı Süleymaniye Türbesi’ne defnedilmiş, Turgut Özal’ın annesi Hafize Özal ve kardeşi Yusuf Bozkurt Özal da sonradan Şeyh’in yanında yer almıştı.[1]

Halidi Nakşibendi Tarikatı’nın büyük atalarının torunu olan Şeyh Ubeydullah, 1880 yılında Osmanlı’ya isyan etti…

Bu ilk Halidi Nakşibendi şeyhi isyanıydı; Osmanlı şaşırmıştı…

Hem bu şaşkınlığı hem de büyük bir din adamının neden Osmanlı’ya isyan etmiş olduğunu anlayabilmek için, o dönemde yaşanmış siyasi olaylara bir göz atmamız gerekiyor…

İsyan tıpkı kendisinden öncekiler gibi Osmanlı’nın buhranlı yıllarından birinde ortaya çıkmıştı. Osmanlı Rus savaşına hazırlanıyordu; ‘cihad’ ilan edilmişti.

Şeyh Ubeydullah’a Ruslara karşı kullanması için 20 bine yakın çoğu ‘Henry Martini’, bir kısmı ‘Winchester’ marka olan yeni tüfekler gönderilmiş ve Şeyh’in cihada katılması istenmişti. Şeyh bu çağrıya uydu;

Adamlarıyla birlikte Ruslara karşı savaştı ama bir yıl sonra savaş bittiğinde Osmanlı yenilmişti, dolayısıyla Şeyh de kaybetmişti…

Osmanlı-Rus Harbi sonrasında, 3 Mart 1878’de önce Ayastefanos, ardından Berlin Antlaşması imzalandı(13 Haziran).

Osmanlı hem Batı’da toprak kaybediyordu hem de Doğu’da: Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlık kazanmış; Yunanistan toprak alırken, Bosna-Hersek Avusturya yönetimine bırakılmış; Bulgaristan ise özerklik elde etmişti. Geride kalan Batı Trakya ve Makedonya Balkan Harbi’nde(1912-13) kaybedilecektir.

Doğu’da ise Kars, Ardahan ve Batum Rusların eline geçmiş, işgalde olan Doğu Beyazıd ise Osmanlı’ya geri verilmişti.

Bu, Osmanlı’nın yaşadığı güç ve toprak kaybı yönüydü, bir de meselenin ‘etnisite’ yönü vardı…

Harp sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61’nci maddesi şöyle yazılmıştı;

‘Babıali, Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde yerel ihtiyaçların gerektirdiği reformları gecikmeden yapmayı ve Çerkez ve Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve güvenliğini sağlamayı yükümlenir. Bu hususta alınacak önlemleri (büyük) devletlere bildirecektir ve devletler de alınan önlemlerin uygulanmasını gözetleyeceklerdir.’[2]

Anlaşmada Osmanlı tebaası içinde ‘Ermeni, Çerkez ve Kürt’ kimliklerine vurgu yapılması, Doğu Anadolu’da etnik bir ayrışmaya zemin hazırlanmıştı. Hıristiyanların Osmanlı tebaası üzerinde koruyuculuğunu sağlayan hükümler de vardı.

‘Ermenilerin yaşadığı vilayetler’ kavramı zamanla siyasi bir boyut kazanmış ve Osmanlı olan ‘Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Mamüretülaziz (Elazığ) ve Sivas’ artık Ermenilerin yaşadığı altı vilayet(Vilayat-ı Sitte)’ olarak anılmaya başlamıştı.

Bu siyasi manevra, bir yüz yıl sonrasında kurulan bağımsız Ermenistan’ın güncel siyasetine yansıyacak ve bu altı vilayet ‘Batı Ermenistan’ olarak Ermeni anayasasında yer alacaktır…

Antlaşmanın bir diğer önemli sonucu ise, ‘gözetim’ görevlerini yapmak üzere İngiltere ve Rusya’nın atadığı konsolosların adeta Anadolu’yu işgal edişleriyle ortaya çıkmıştı. Müslüman halk bu işgali kuşkuyla izlerken, Ermeniler bu işe çok sevinmişti.

Trabzon Viskonsolosu İngiliz Biliotti, 26 Ekim 1878’de çektiği bir raporda,Rusların Trabzon’a atadıkları Konsolos M. Trinofeen geldi. Konsolosluğa bugün törenle bayrak çekildi. Rumlar ve Ermeniler memnun’, diyordu.

Coşkuyla karşılanan sadece Ruslar değildi, İngilizler de vardı.

İngiltere’nin Van Viskonsolosu Yüzbaşı Clayton, 31 Temmuz 1879 günü Muş’a varışında, Ermeniler tarafından nasıl bir coşkuyla karşılandığını şöyle rapor ediyordu;

Muş’a bir saat kala, Piskopos’un yardımcılarıyla ileri gelen Ermenilerden oluşan kalabalık bir kitle beni karşılamaya geldi. Kente yaklaşırken Muş Ermenilerinin yarıdan çoğu beni karşıladı. Çeşitli okulların çocukları, kilise ayin elbiseleriyle süslenerek sıra sıra dizilmişlerdi’.

Bölgede, bir zamanlar misyonerlerin yaptığı etnik ayrıştırma çabaları sonuç vermiş, bir Ermeni-Kürt çatışmasının bu olmaz ise sinsi bir ittifakın zemini artık hazırlanmıştı.

Bilal Şimşir şu tespitlerinde haklıydı;

 ‘Ermeni sorunu işte böyle filizlendi. O gün yortu giysileri içinde İngiliz Viskonsolosu’nu karşılayan ve piskoposun, Müslümanlara kin kusan söylemlerini dinleyen Ermeni çocuklarından bir bölümü, on beş yıl sonra silahlı birer komitacı olup çıkacaklar ve bölgeyi kana bulayacaklardı.’[3]

Ermeni yönü bir yana, bir de olayın Kürt cephesi vardı…

Kürdistan’ ifadesini kullanan ilk İngilizler oldu. Oysaki Osmanlı devlet yönetiminde Kürdistan diye bir coğrafya yoktu.

1846’da Mardin, Siirt ve Diyarbakır sancaklarını kapsayan eyalete ‘Kürdistan’ adı verilmişti ama bu bir coğrafya tanımı değil, idari bir düzenlemeydi. Nitekim Bedirhan Bey isyanı sonrasında bölgede yeni bir yönetim şekline geçilmiş, 1867 yılında bu eyalet adı da kaldırılmıştı.

Buna karşın İngilizlerin ısrarla ‘Güney ve Kuzey’ diyerek bu coğrafyayı ‘Kürdistan’ olarak adlandırıyor, Osmanlı coğrafyasını etnik ve coğrafi temelde ayrıştırmaya çalışıyordu.

Şeyh Ubeydullah işte böylesi bir siyasi ortamda bölgenin büyük bir dini otoritesi hem de silahlı gücüydü.

Altan Tan, Şeyh’in bu gücünü dini motiflerle süsleyerek şöyle anlatıyor;

‘Şeyh Ubeydullah, Nakşibendiliğin Kürdistan’daki yayıcısı Mevlana Halid’in en ünlü halifelerinden Şemdinanlı Seyyid Taha’nın oğludur. Peygamber soyundan gelen Seyyid Taha ve dedelerinin Kürtler arasındaki efsanevi otoritesini, babasının etki alanını daha da genişleten Şeyh Ubeydullah, 1880 yılında, Hicaz dönüşü İstanbul’a uğrayarak Sultan Abdulhamid’le görüştü.

Padişah’tan büyük ilgi gören Şeyh Ubeydullah aldığı nadide hediyelerle birlikte Van üzerinden Hakkari Şemdinan’a döndü. Şeyh Ubeydullah’ı binlerce kişi karşıladı. Van’dan Diyarbekir’e, Mardin’den Urumiye’ye kadar yüzlerce ağa, şeyh ve bey Kürt ileri geleni ziyaretine geldi. Ziyaretine gelenler arasında İngiltere Konsolosu da vardı.’[4]

Şeyh’in İstanbul ziyareti işin aslında biraz farklıdır..

Şeyh İstanbul’a Padişah’ı ziyaret için gitmemiş, aksine 1880 isyanı sonrasında Padişah tarafından İstanbul’a çağrılmıştı. Şeyh burada ikaz edildikten sonra Şemdinli’ye geri gönderilmişti.[5]

Şeyh Ubeydullah sadece dini değil, aynı zamanda önemli bir silahlı güçtü. Bilinen şeyhler gibi değildi, at üstünde kılıç kullanıyordu.

Şimşir bu gücü şöyle tanımlıyor;

Ubeydullah Nakşibendi tarikatının tanınmış bir Kürt şeyhiydi[6]. Köklü bir aileden geldiği söylenen Seyyit Taha’nın üç oğlundan biriydi; Taha’nın diğer oğulları Alaettin ve Mahmut idi… Bunların hepsi ‘seyyit’ veya ‘şeyh’ idi.

Bütün bu şeyh veya seyit taifesi sadece tekkede oturup ‘huu’ çeken, tespih çeken şeyhler gibi değildi, aynı zamanda at sırtında tetik çeken, kılıç çeken silahlı bir grup idi. Şeyh Ubeydullah, geniş sülalesi ve müritleri ile birlikte küçümsenemeyecek bir silahlı gücün başı durumundaydı. Güneybatı Anadolu’ya ve Kuzeybatı İran’a dal budak sarsmıştı, epeyce etkiliydi.”[7]

Şeyh, Rus harbi sonrasında ilk olarak 1879’da Osmanlı ile karşı karşıya geldi…

Savaş sonrası düzeni bozulmuştu; bir yanda mahsul zayıflığı diğer yanda köylünün vergisini ödeyemeyişi Şeyh’i sıkıntıya düşürmüştü. Adamlarının başta Ermeniler olmak üzere Hıristiyanları hedef alarak talan ve soyguna kalkışmasına bu yüzden sesi çıkamıyordu.

Şeyh’in bu mali sorunları İngiliz arşivlerine de yansımış, Van’daki İngiliz Viskonsolosu Yüzbaşı Emilius Clayton gizli raporlarında durum şöyle anlatılmıştı;

‘İran Konsolosu iki gün önce bana, Şeyh Ubeydullah’ın hükümete başkaldırmasının nedenini şöyle açıkladı: ‘Şeyh aslında İran vatandaşıdır ve İran hükümetinden yardım almaktadır. Rus savaşı(1877-78) patlak verince Kürtler dindaşları için savaşmaya Şeyh’i ikna ettiler. Şeyh de Türk hükümetine hizmet sundu.

Türk hükümeti de bu hizmeti karşılığında Şeyh’e para yardımı yapmayı vaat etti. Bunun üzerine İran hükümeti bu savaşta tam tarafsızlığını korumak için Şeyh’e yaptığı yardımı kesti. Türk hükümeti de vaat ettiği parayı ödemedi. Şeyh, karşılığında bir şey kazanmadan İran’ın para yardımını kaybettiği için çok öfkelendi.’[8]

Ama Osmanlı bu duruma göz yummayacaktı…

 Şeyh’e bağlı Kürtlerin bu eşkıyalık işlerine soyunması karşısında sert çıktı; Şeyh anlaşmak zorunda kaldı, isyandan ziyade çapulculuk olarak nitelendirilen bu olaylar da büyümeden son buldu.

Şeyh’i Osmanlı Devleti’yle karşı karşıya getiren asıl olay 1880 yılında yaşandı…

Görünüşte İran bölgedeki Kürt aşiretlerine kötü davranıyor, bu da Şeyh’in hoşuna gitmiyordu. Sınır boylarında yaşayan Mangur ve Piran aşiretleri ayaklanmıştı; Ubeydullah, oğlu Seyit Abdülkadir yönetiminde bin kişilik bir Kürt müfrezesini de yanına alarak İran’a bir sefer düzenlemiş, Savacbulak’ı ele geçirerek Tebriz’e doğru yürüyüşe geçmişti.

Bölgede yaratılan tehdit büyüktü.

Rusya durumdan hiç de memnun değildi; ayrı bir devlet kurulmasını istemediği gibi, İran’ın kendilerinden yardım istemesinden yararlanarak müdahale etmek ve İran’ı yanına çekmek istiyordu.

İngilizler de bu gelişmelerden rahatsızdı çünkü Şeyh’in İran harekatını Rusya’yı bölgeye çekecek tehlikeli bir çıkış olarak görüyorlardı.

Küresel çıkarlar İngiltere ve Rusya’yı aynı politik eksende birleştirdi; Osmanlı’ya Şeyh’in durdurulması için baskı yapıldı; Osmanlı da sınırı kapatarak Şeyh’in İran ve Osmanlı birlikleri arasında sıkıştırdı.

İsyan kısa sürede çöktü.

Prof. Çay, Şeyh Ubeydullah isyanının başarısızlığını iki nedene bağlıyor;

‘Rusya-İngiltere’nin Osmanlı-İran tarafını tutarak Şeyh’e karşı çıkması; diğeri ise, Şeyh üzerinde büyük etkisi olan ABD’li misyoner Dr. Joseph P. Cochran’ın, bölge Hıristiyanlarını katliamdan kurtarmak için arabuluculuk yapması ve Şeyh’i ikna ederek kaçmasını sağlamasıdır.’[9]

İsyanın bastırılmasından sonra İran’dan Osmanlı topraklarına kaçan Şeyh Ubeydullah, bir tehlike olarak görüldüğünden İstanbul’a çağrıldı.

 Sultan ‘misafirini’ şeref töreniyle karşılamayı esirgememiş ve şehrin bütün ileri gelen resmi şahsiyetleri Şeyh’i karşılamaya çıkmıştı. Sokaklar insanlarla dolup taştı. Ubeydullah’ın İstanbul’a girişi sırasında, onun şerefine top bile atıldı.

Ancak Şeyh Ubeydullah amacından henüz vazgeçmemişti…

1882 Temmuz’unda Ramazan bayramı sırasında tacir kılığına girerek Fransız şirketlerinden birine ait Pak isimli gemiyle Poti’ye, oradan da Hakkari’ye kaçtı.

Şeyh’in ikna olmayacağını gören Osmanlı yönetimi bölgeye asker gönderdi ama bu kez Şeyh’i törenle karşılamadı; onu kıskıvrak yakaladı. Ardından maaş bağladı ve oğlu Abdülkadir’le birlikte Mekke’ye sürgüne gönderdi.

Şeyh, 1883 yılında Mekke’de öldü.

Babalarının ölümünden sonra ailenin Cidde’de mecburi ikamet cezası kaldırılacak, Şeyh’in çocukları ve torunları Türkiye’ye dönecektir.

Oğullarından Seyit Abdulkadir(1851-1925), İkinci Meşrutiyet döneminde Ayan meclisine seçilecek ve bir ara bu meclisin başkanlığına da getirilecektir.

Ubeydullah olayı ilginçtir; hem din adamı hem de isyancıdır.

Ubeydullah olayı aynı zamanda tartışmalıdır; tarihçiler bu isyanın neden çıkarılmış olduğu konusunda bir fikir birliği sağlayamamıştır. Kimisi isyanın ardında ‘savaşın yarattığı yıkım ve bölgede yaşanan sefalet ve otorite boşluğu’ olduğunu söylerken, kimisi ise isyana Ermenilerin bölgede devlet kuracakları söylentisi ve Şeyh Ubeydullah’ın aklındaki birleşik bir Kürt devleti kurma fikrinin yol açtığını ileri sürmektedir.

Öte yanda, ‘İran’da yaşayan Kürtlerin Şeyh’ten yardım talebinde bulunmuş olmasını’ isyana bir neden olarak düşünenler de vardır; ‘İran Şahı’nın yönetimi altındaki Kürtlere çok kötü davrandığı ve son dönemde birçok Kürt ileri gelenini öldürdüğü gerekçesiyle, Şeyh’in doğrudan İran’a karşı sefer düzenlemiş olduğunu’ ileri sürenler de vardır.

Bizim açımızdan önemli olan bu isyanın ‘bir siyasi Kürt hareketi’ olup olmadığıdır.

Yukarıda sayılan isyan gerekçelerinin birinde yer alan Şeyh’in ‘Kürt devleti kurma fikri’ bu isyanı siyasallaştırmaya yeterli midir?

Bize sorarsanız, hayır.

Çünkü Şeyh bir devlet kurabilecek kadar örgütlü değildir. İsyan ortada mevcut bir siyasi Kürt hareketinin sonucu olarak çıkarılmamıştır. Öncesinde de Şeyh’ten gelen ‘Kürt, Kürtçe, Kürdistan’ gibi bir siyasi talep de yoktur.

Şeyh Ubeydullah’ın konumu, yaptıkları ve sonrasında Osmanlı’nın Şeyh’e göstermiş olduğu tavırlara bakıldığında siyasi hedefli bir Kürt isyanıyla karşı karşıya olmadığımız açıktır. Dolayısıyla ‘Bu bir Kürt isyanıdır’ demek maksadı aşar; en başta Şeyh Ubeydullah Kürt değildir.

Bununla birlikte bu isyan önemlidir çünkü bilinen Osmanlı Türk tarihinde ‘ilk Nakşi Şeyhi’ isyanıdır.

Bu da bize Nakşibendi Tarikatı’nın bölgede nasıl bir güç olduğunu gösterir.

Daha öncesinde nasıl ki Botan Emiri Cizreli Bedirhan bölgede güç olduysa ve bu gücü gerek gördüğünde Osmanlı Devleti’ne karşı kullanabildiyse, ardından gelen Halid-i Nakşibendi şeyhlerinin de artık bölgede yeni bir güç olduğunu ve yeri geldiğinde bu gücü Devlet’e karşı, tıpkı Bedirhan Bey gibi kullanabileceğini işaret etmesi açısından önemlidir…

Ubeydullah olayı Bedirhan Bey isyanıyla yan yana getirildiğinde, Şeyh Ubeydullah’ın kaderi ile Bedirhan Bey’in kaderinin birbirine benzediği görülüyor; her ikisi de bölgesinde büyük bir güçtür, çok varlıklıdır ve her ikisi de Osmanlı ile anlaşamamış, isyan etmiş, yakalanmış ve sürgün edilmiştir.

Kadere bakınız ki her ikisinin de oğulları İstanbul’a geri dönecek ve Osmanlı devlet yönetiminde yer alacaktır. Nihayetinde bu kader öylesine benzeşecektir ki her ikisinin de oğulları siyasi Kürtçülüğe soyunacak ve bu maksatla işgalci güçlerle işbirliği yapacaktır.

Bakalım sonrası neler yaşanacaktır…

Kitap: Büyük Suikast/Kürt Gerçeğinde Bilmediklerimiz


[1] Vatan Gazetesi, 5 Ocak 2007, web: http://www.gazetevatan.com/erdogan-tavir-degistirdi-101930-gundem/

[2] Şimşir, ‘Kürtçülük’ cilt I, s. 153.

[3] Age, cilt I, s. 162.

[4] Tan, ‘Kürt Sorunu’, s. 95.

[5] Şeyh Ubeydullah İsyanı, Vesta Dergisi, Sayı 6, Yıl 2006’da yayımlanmıştır. Yazanlar; Alişan Akpınar, Sezen Bilir, Tacim Sebüktegin. Bilim ve Toplum web sayfasından alıntıdır.

[6] Not: Ubeydullah Kürt değildir. Uğur Mumcu, ‘Kürt-İslam Ayaklanması’, s. 99.

[7] Şimşir, ‘Kürtçülük’ cilt I, s. 178..

[8]Age, cilt I, s. 185.

[9] Çay, ‘Her Yönüyle Kürt Dosyası’, s. 354.

Erdal SARIZEYBEK

Emekli Albay, Araştırmacı Yazar Terör ve siyaset üzerine yayınlanmış 16 eseri bulunmaktadır.
Başa dön tuşu