Video

Sinan Meydan Anlatıyor.. ‘Bugün 30 Ağustos’

Ünlü tarihçi, araştırmacı yazar Sinan Meydan, 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle özel bir yazı hazırladı ve okurlarıyla paylaştı. Tarihçi Sinan Meydan’ın kaleminde 30 Ağustos:

“Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı; bugün, “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nin ve “Büyük Zafer”in 101. yıldönümü…

Büyük Zafer, gerçek anlamda vatan kurtaran bir zaferdir. Bu zafer sayesinde Türk milleti özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşmuştur. Tam bağımsız ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti bu zaferin eseridir. Büyük Zafer, sadece Türk ulusunu bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturan ulusal ölçekte bir zafer değil, aynı zamanda bütün mazlum uluslara özgürlük ve bağımsızlık yolunu açan uluslararası ölçekte bir zaferdir.

BÜYÜK ZAFER’İN SIRRI

Her şeyden önce Büyük Zafer, büyük bir aklın eseridir. Zaferin temelinde bilimsel düşünce biçimi vardır. “Milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda meselelerinde de birer namuskâr mütehassıs, faal birer âlim olmaları lazımdır” diyen Atatürk, 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere yaptığı konuşmada, kazandıkları zaferin sırrının “orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmek” olduğunu söylemişti. Atatürk, Nutuk’ta da Büyük Zafer’in “her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış ve yönetilmiş bir hareket” olduğunu belirtiyor. Atatürk, zafere giden yolda, dört yıl boyunca, akıllı stratejilerle çok büyük güçlüklerin üstesinden gelmeyi başardı.

HAKLI, HALKLI VE ÖRGÜTLÜ MÜCADELE

Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar çıkmaz yerel ve bölgesel direnişleri ulusal boyutta örgütlü bir halk direnişine dönüştürmeye çalıştı. Bunun için davasının haklılığına (Müdafaa-i Hukuk) ve halklılığına (Kuvayı Milliye) güvendi. Gücünü haklı olmaktan ve halka dayanmaktan aldı. “Herhalde âlemde hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir” derken buna vurgu yapıyordu.

AKILLI TAKTİKLER

Atatürk, kendi ifadesiyle, halife-padişahın ihanetini bilmesine karşın, geleneksel, dinsel bağlarla bu makamlara bağlı insanların mümkün olduğunca Kurtuluş Savaşı’na cephe almalarını önleyebilmek için -belirli bir aşamaya kadar- halife padişaha doğrudan cephe almadı, onun yerine saray hükümetinin işbirlikçi sadrazamı Damat Ferit’i hedef aldı.

Bir taraftan karşısındaki düşman cephesini /blokunu (İngiltere, Fransa, İtalya) dağıtmaya ve zayıflatmaya çalışırken diğer taraftan kendi cephesini güçlendirdi. Bu bağlamda 1921’de Sovyet Rusya ve Fransa ile anlaştı, İtalya’nın da çekilmesiyle İngiltere’nin yalnız kalmasını sağladı.

KURTARICI KARARLAR

Atatürk, Temmuz 1921’de Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde yenilen Türk ordularını, daha fazla kayıp vermemek ve yeniden toparlamak için Sakarya Nehri’nin doğusuna, Ankara yakınlarına kadar geri çekmeye karar verdi.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sonrasında, çok kritik bir aşamada, 5 Ağustos 1921’de olağanüstü yetkili başkomutan oldu; vatanın ve milletin tüm sorumluluğunu üzerine alıp ordunun başına geçti.

7/8 Ağustos 1921’de ordunun eksiklerini tamamlamak için zorunlu iç borçlanma olarak adlandırılabilecek Tekâlifi Milliye Emirlerini yayımladı. O koşullarda en gerçekçi seçenek, yoksul da olsa halka gitmek; olabildiği kadar, kendi kaynaklarına, kendi gücüne dayanmaktı.

AKILLI STRATEJİLER

TBMM orduları, 23 Ağustos-13 Eylül 1921 arasında, Atatürk’ün “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır” stratejisiyle Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazandı. Başkomutan, daha önce görülmemiş biçimde “hat savunması” yerine “alan savunmasını” yaparak sayıca daha az bir kuvvetle çok daha güçlü düşmanı durdurmayı başardı.

Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında Meclis’teki muhaliflerin bir an önce düşmana saldırma isteğine karşı çıktı. 4 Mart 1922’de Meclis gizli oturumunda yaptığı konuşmada “Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak saldırı hiç saldırı yapmamaktan daha kötüdür” dedi.

Bu kritik aşamada “duygularımızla” ve “tutkularımızla” değil “aklımızla” hareket etmemiz gerektiğini belirtti. Atatürk, aynı konuşmasında düşmana saldırmak için verilmiş kesin kararı uygulamadan önce “üç savaş aracı” diye adlandırdığı Meclis’i, milleti ve orduyu hazırlamak zorunda olduğumuzu belirti. O; milletin, Meclis’in ve ordunun oluşturduğu cepheye “iç cephe” adını veriyordu:

 “Temel olan iç cephedir. Bu cephe bütün yurdun, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir; ama bu durum hiçbir zaman bir milleti bir ülkeyi yok edemez. Önemli olan, ülkeyi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir…”

Büyük Zafer’in başarısı, Atatürk’ün “üç savaş aracı” dediği “milleti”, “meclisi” ve “orduyu” iyi hazırlamasında ve “iç cepheyi” olabildiğince sağlamlaştırmasında gizlidir.

MECLİS ISRARI

Atatürk, yıkıcı muhalefete rağmen asla Meclis’ten vazgeçmedi. 5 Ağustos 1921’de Atatürk’ü olağanüstü yetkili Başkomutanlığa getiren bu meclis, üç aylık sürelerle bu yetkiyi yenileyecekti. Büyük Taarruz öncesinde, 5 Mayıs 1922’de, Meclis’teki muhaliflerin etkisiyle Atatürk’ün başkomutanlık yetkileri yenilenmedi. Ertesi gün Atatürk Meclis’e geldi. Normal koşullarda başkomutanlığı hemen bırakabileceğini belirterek şunları söyledi:

“Ama önlenemeyecek bir kötülüğe yol açmamak zorunluluğu karşısında kaldım. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakmam ve bırakmayacağım.”

Atatürk’ün bu açıklamasından sonra Başkomutanlık Kanunu yeniden oylandı ve kanun 3. kez uzatıldı.

Büyük Taarruz öncesinde Atatürk’ün, başkomutanlık yetkisini elinden almayı başaramayan muhalif 2. Grup, bu sefer de Atatürk’ün Meclis üzerindeki etkisini azaltmak için 8 Temmuz 1922 tarihli bir kanunla bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanının, Meclis Başkanı (Atatürk) tarafından gösterilecek adaylar arasından değil de doğrudan doğruya Meclis tarafından gizli oyla seçilmesini sağladı. Atatürk, Meclis’teki muhalif baskıya karşı Meclis’i susturmayı değil, ikna etmeyi tercih etti, asla Meclis’ten vazgeçmeyi düşünmedi.

ZORUNLU BİR SAVAŞ

Atatürk, 16 Mart 1923’te şöyle demişti: “Savaş zorunlu olmalı. Hakiki kanaatim şudur: Ben milleti savaşa götürünce vicdanımda azap duymamalıyım. ‘Öldüreceğiz’ diyenlere karşı ‘ölmeyeceğiz’ diye savaşa girebiliriz. Lakin millet hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça, savaş bir cinayettir.”  (Hâkimiyeti Milliye, 21 Mart 1923, s.1) İşte Kurtuluş Savaşı, Türkiye için “millet hayatının tehlikeye maruz kaldığı” bir savaştır. Bu savaş Türk milleti için “haklı” ve “meşru” bir savaştır.

Buna rağmen Atatürk, Büyük Taarruz öncesinde bir kere daha süngüden önce diplomasiye dayandı. Bu kapsamda önce Mart 1922’de Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Beyi (Tengirşek), Temmuz 1922’de de İçişleri Bakanı Fethi Beyi (Okyar) Avrupa başkentlerine gönderip savaşsız antlaşma yolunu aradı. Ancak bakanların Paris ve Londra’daki görüşmeleri sonuçsuz kaldı. Fethi Bey, Paris ve Londra görüşmelerinden sonra hükümete verdiği raporda şöyle diyordu: “Milli amaçlarımızın elde edilebilmesi ancak askeri hareketlerle mümkün olabilecektir. Başka incelemeye başka yoruma gerek yoktur.”

BARIŞIN ANLAMI

Türk milleti bir an önce “barış” istiyordu. Atatürk, gerçek barışın ancak “tam bağımsızlık”la mümkün olacağını biliyordu. Lozan görüşmelerinin tıkandığı günlerde, 30 Ocak 1923’te Şark gazetesine verdiği demeçte “Barış istiyorum dediğim zaman bilinmelidir ki bağımsızlık ve hâkimiyet istiyorum” demişti. (ATABE, C.15, s. 43) 2 Şubat 1923’te İzmir’de halka şöyle seslenmişti:

 “Arkadaşlar, barış istiyoruz, fakat dediğim gibi tam bağımsızlık istiyoruz. Barışın anlamı budur. Bunu istemeye hakkımız ve gücümüz vardır. On sene, yirmi sene, elli sene sonra aşağı görülerek ölmektense, hiç korkmayınız, kalp ve vicdanımız açık olarak bugün ölelim ve tarih bizi böyle yazsın.” (ATABE, C. 15, s. 86-87)

 Atatürk, düşmanı yenmeden, emperyalizmin merhametine sığınarak sağlanan barışın gerçek barış getirmeyeceğini biliyordu. Bu nedenledir ki İtilaf Devletleri’nin, Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında Sevr Antlaşması’nın biraz yumuşatılmış şekli olarak 22 ve 26 Mart 1922’de TBMM’ye sundukları barış tekliflerini, tam bağımsızlığa aykırı bularak reddetti.

 TBMM, 5 Nisan 1922’de İtilaf Devletleri’ne sunduğu karşı teklifte dört ay içinde işgal altındaki bütün Türk topraklarının boşaltılması halinde belirlenecek bir kentte barış görüşmeleri yapılabileceğini bildirdi. İtilaf Devletleri bu teklife 15 Nisan 1922’de olumsuz yanıt verdiler.

TAARRUZ PLANI

Atatürk, Büyük Taarruz hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yürüttü. 23 Temmuz 1922 akşamı Ankara’dan ayrılıp Akşehir’deki Batı Cephesi Karargâhı’na gitti. 28 Temmuz 1922’de, bir futbol maçı bahanesiyle ordu ve bazı kolordu komutanlarını da Akşehir’e çağırdı. 28/29 Temmuz gecesi komutanlarla taarruzun ayrıntılarını konuştu.

Bu görüşmeler sırasında 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın planı çok riskli görüp itiraz etmesi üzerine Başkomutan Atatürk, bütün sorumluluğu üzerine aldığını söyledi. Her duruma yönelik senaryoların oluşturulduğu ve gerekli önlemlerin alındığı belirtilerek 2. Ordu komutanı da ikna edildi.

Büyük Taarruz Harekât Planı, riskli ancak kesin sonuç almaya yönelik bir plandı. Eskişehir-Afyon hattındaki Yunan ordusu yaklaşık 225 bin insan, yaklaşık 420 top, 50 uçağa sahipken;  Türk ordusu, yaklaşık 208 bin insan, 320 top ve 10 uçağa sahipti.

Düşman karşısında kuvvet üstünlüğüne sahip olmayan başkomutan, düşmanın en stratejik kanadına Afyonkarahisar’ın güneyinden tüm gücüyle saldıracaktı. Buradaki Türk 1. Ordusunun 40 km’lik genişlikteki taarruz bölgesine 10 gün içinde, gizlice, gece yürüyüşleriyle yaklaşık 100 bin asker yığıldı. Böylece asıl taarruz noktasında Türk ordusu Yunan ordusuna karşı ezici bir üstünlük kurdu.

Asıl muharebe alanı olarak Afyonkarahisar-Altıntaş-Dumlupınar üçgeni seçilmişti. Plana göre Nurettin Paşa’nın komutasındaki 1. Ordu Afyon’un güneyinden düşmana saldıracaktı. Bu sırada Yakup Şevki Paşa’nın komutasındaki 2. Ordu düşmanın güneye kuvvet kaydırmasına engel olacaktı. Fahrettin Altay Paşa’nın süvari kolordusu da Ahır Dağları’nı aşıp düşman üzerine akacaktı. Kocaeli Grubu ise Geyve Boğazı’ndan Gemlik’e kadar olan bölgeyi savunacaktı.

Atatürk, Afyon’un güneyinden yapacağı taarruzu gizlemek için kuzeyden İzmit ve Eskişehir yönünden taarruz edecekmiş gibi beklenti yaratmıştı. Düşmanın gafil avlanma nedenlerinden biri de buydu.

TAARRUZ VE SONUCU

Başkomutan, 17 Ağustos 1922 akşamı cepheye hareket etti. Bu gidişi gizlemek için 21 Ağustos 1922’de Çankaya’da çay ziyafeti vereceğini duyurdu. 20 Ağustos 1922 tarihli gazeteler Atatürk’ün yarın Çankaya’da çay ziyafeti vereceğini yazarken, Atatürk Akşehir’deki Batı Cephesi Karargâhı’nda taarruzun son hazırlıklarını yapıyordu.

26 Ağustos 1922, sabah 05.30’da Kocatepe’de Başkomutan Atatürk’ün başlattığı Büyük Taarruz, beş gün içinde başarıya ulaştı. Atatürk’ün Nutuk’taki anlatımıyla, “26/27 Ağustos günlerinde, iki gün içinde Afyonkarahisar’ın güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğundaki güçlendirilmiş düşman cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde imha ettik.

 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda (Buna Başkomutan Savaşı unvanı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak ettik. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arasındaydı. Demek, tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu.”

Daha sonra Atatürk’ün, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emri doğrultusunda Türk orduları İzmir’e doğru kaçan Yunan ordularını kovalamaya başladı. 9 Eylül’de İzmir, 18 Eylül’de Anadolu düşmandan temizlendi.

400 bini aşkın asker-subayın karşı karşıya geldiği savaşta Türk ordusu 2 bin 543 şehit, 9 bin 976 yaralı olmak üzere -101 esir hariç- toplam 12.519 kayıp verdi. Buna karşılık -çeşitli kaynaklara göre- Yunan ordusunun kaybı -20 bin civarında esir hariç-  yaklaşık 120 bin kişiden fazlaydı. Bu nedenle Büyük Zafer, dünya tarihinin en kesin sonuçlu zaferlerinden biridir.

GERÇEK ZAFER

Atatürk için Büyük Zafer’in büyüklüğü tam bağımsız, ulusun egemen olduğu, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yolunu açmasından kaynaklanır. Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra şöyle demişti:

 “Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan gayeyi elde etmek için gereken en belli başlı vasıtadır. Gaye, fikirdir; zafer, bir fikrin istihsaline hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. (…) Her büyük meydan muharebesinden, her Büyük Zafer’in kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar, yoksa başlı başına zafer boşa gitmiş bir gayret olur.” (Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, 1, 1998, s. 66)

 İşte Büyük Zafer, “yeni bir âlem doğuran” zaferdi. 

Atatürk, 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar’da, Meçhul Asker Anıtı’nın temel atma töreninde yaptığı konuşmada, Büyük Zafer’in üç büyük amaca hizmet ettiğinin altını çizmişti. Birincisi ulusal egemenlik, ikincisi çağdaşlaşma, üçüncüsü de ekonomik bağımsızlık…

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun…

Kaynak: Araştırmacı Yazar Sinan Meydan/ Cumhuriyet

Erdal SARIZEYBEK

Emekli Albay, araştırmacı yazar. Terör ve siyaset üzerine yayımlanmış 16 eseri bulunmaktadır.
Başa dön tuşu