Yazar

Siyaset.. ‘Nasıl Yön Değiştirdi’

İkinci Dünya Savaşı’nın müstakbel galipleri 4-11 Şubat 1945’te Kırım’da bir araya gelmişlerdi. Toplantı masasında İngiltere, Amerika ve Sovyet Rusya yan yana oturuyordu; Churchill, Roosevelt ve Stalin.

Bu kez toplantının konusu uluslararası sorunların bir savaşa yol açmadan önce nasıl önlenebileceği idi. Yalta Konferansı adıyla tarihe yazılan bu toplantıda Birleşmiş Milletlerin kurulması kararlaştırıldı.

Türkiye bu organizasyonda yer almak istiyordu ama bir sorun vardı; büyük harpte yer almamıştı, tarafsızdı.

Amerika Başkanı Franklin Delano Roosevelt Türkiye’nin 1 Mart’a kadar ortak düşmana savaş ilan etmesi şartıyla bu yeni organizasyona davet edileceğini açıklayınca, Türkiye, 23 Şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.

San Francisco Konferansı’na davet edilen Türkiye, 26 Haziran’da BM Antlaşması ve Uluslararası Daimi Adalet Divanı Statüsü’nü imzaladı.

15 Ağustos’ta, TBMM, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nı kabul ederek BM’ye katılımcı olmayı resmen kabul etti.

Tarihler 24 Ekim 1945’i gösterdiğinde Türkiye, Birleşmiş Milletlerin bir üyesiydi.[1]

İkinci Dünya Harbi sona ermişti…

Türkiye’nin dış politikası büyük harbin çok öncesinde zaten sağlam temellere dayandırılmıştı…

Türkiye Birinci Dünya Harbi sonrası üzerinde çalışılan uluslararası barış ve işbirliği için silahsızlanma çalışmalarına daha 1928’de katılmış, bu temelde yükselen Milletler Cemiyeti’ne 1932’de üye olmuştu[2].

1930’da Türk-Yunan işbirliği başlatılmış, 14 Eylül 1933’te Samimi Anlaşma Paktı’nın kurulmasına destek verilmişti.

Balkan ülkelerince sınırların karşılıklı olarak garanti edilmesi, birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle birlikte bir siyasal harekette bulunmaması ve siyasi bir anlaşma yapılmaması hususları taahhüt edilmişti.

Aynı yıl, Yugoslavya ile Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalanmış; Balkan Paktı’nın temeli atılmıştı.

9 Şubat 1933’te, Türkiye Balkan Paktı’nın bir üyesiydi.

Cumhuriyet’in kuruluş temeli olan 1923 Lozan Barış Antlaşması’nda Boğazlar sorunu çözülememişti. Geçici olarak imzalan Boğazlar Sözleşmesi gereği bölge silahsızlandırılmış, askeri yığınak yapılması da yasaklanmıştı.

17 Nisan 1935’te Türkiye, bu kısıtlamaların kaldırılması için Birleşmiş Milletler Cemiyeti’ne başvurmuş, yapılan uzun görüşmeler sonrası Boğazlar Sözleşmesi yeniden düzenlenmesini sağlanmıştı.

20 Temmuz 1936’da, İsviçre’nin Montreux kentinde taraflarca bir uzlaşmaya varılmış; Montreux Sözleşmesi olarak tarihe yazılan bu anlaşmayla Boğazlar Sorunu bir çözüme kavuşturulmuştu.

1935’de İtalya’nın Habeşistan’ı işgal etmesi Ortadoğu’da ülkelerince bir tehdit olarak algılanmış, ortak güvenlik arayışının başlatılmasına yol açmıştı. Ancak bölge ülkelerinin kendi aralarında başta sınır anlaşmazlıkları olmak üzere pek çok sorunları vardı.

Türkiye bu sorunları ortadan kaldıran dostluk ve barış anlaşmalarının yapılmasına öncülük etmiş;

 8 Temmuz 1937’de, bölgesel dayanışma ve güvenliği sağlayan Sadabat Antlaşması Türkiye-İran-Irak ve Afganistan arasında imzalanmasını sağlamıştı.

Böylece Türkiye’nin yakın güvenlik çemberi, büyük harp öncesinde oluşturulmuştu.

1923 Lozan Barış Antlaşması’nda ‘İskenderun Sancağı’ meselesi de çözülememişti.

Konu, 14 Aralık 1936’da Milletler Cemiyeti’ne taşınmış, 27 Ocak 1937’de, İskenderun Sancağı’na özel bir statü verilmesi sağlanmış;

Sancak, ‘Hatay’ adıyla bir ölçüde bağımsız olmuştu. Önce Hatay’ın anayasası hazırlanmış, Milletler Cemiyeti’nin onayını takiben Türkiye-Fransa arasında bir imzalanarak güvenliği de garantiye alınmıştı.

2 Eylül 1938’de, Hatay Cumhuriyeti kuruldu.

23 Haziran’da, Hatay’ın Türkiye’ye iltihak etmesi Fransa tarafından kabul edildi.

30 Haziran 1939’da, Hatay Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ayrılmaz bir parçası olmuş ve anavatana katılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı başlarken Türkiye, yeni Cumhuriyet’in karşı karşıya kaldığı dış politik sorunlarının en önemlilerini çözmüştü.

İç politik konularda da başta Doğu olmak üzere sorunların tespiti yapılmış, eğitim, sanayileşme, aydınlanma, kalkınma, üretim, yatırım gibi pek çok alanda hamle yapılarak uygulanacak ulusal programın ana çizgisi ve yol haritası ortaya koyulmuştu; tüm sorunlar ülkenin öz kaynaklarının işletilmesiyle çözülecekti.

7 Ocak 1946’da, Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü bir araya gelerek Demokrat Parti’yi kurduklarında ve akabinde 1950 seçimleri sonucu tek başlarına iktidara geçtiklerinde Türkiye’nin iç ve dış politik tablosu işte böyleydi.

Ama bu böyle gitmeyecekti…

Değişim rüzgarları…

Hatırlayalım;

Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecini, toprak reformu meselesi tetiklemişti. 14 Mayıs 1945’te, TBMM’nde ‘toprak reformu’ tartışılırken, öncülüğünü Adnan Menderes’in yaptığı dört CHP milletvekili bu reforma muhalefet etmiş, parti siyasetini de ağır bir şekilde eleştirmişlerdi.

12 Haziran’da, tarihimize ‘dörtlü takrir’ diye geçen bir önergeyi parti meclis grubuna sundular; siyasi hak ve hürriyetlerin daha geniş anlamda kullanılmasına imkan verilmesini istiyorlardı.

Önerge reddedildi; Celal Bayar istifa etti, diğer üçü ise partiden ihraç edildi.

7 Ocak 1946’da, CHP’den ayrılan Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü bir araya gelerek Demokrat Parti’yi kurdular.

Demokrat Parti’nin kuruluşunu, siyasal düzeni ‘liberalleştirmek’ adına çıkarılan yasalar izledi; Türkiye çok partili hayata geçiyordu…

14 Mayıs 1946’da, Türkiye Sosyalist Partisi; 20 Haziran’da, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kapılarını açtılar. Türkiye’nin yeni siyasi hayatındaki yerlerini aldılar; çok partili bir hayata geçiliyordu.

Ama bu uzun sürmedi; 13 Aralık’ta yöneticileri tutuklandı, her iki parti de kapatıldı.[3]

Bu siyasi partilerin kapatılmasının dış siyasetle yakın bir ilgisi vardı. Sovyet Devlet Başkanı Stalin Türkiye’ye karşı tehditkar bir tavır almıştı;

Boğazlar ve Kars-Ardahan meselesi.

14 Ağustos 1946 tarihinde Stalin’in talepleri reddedilmiş, ABD ile ilişkilerin geliştirilmesine karar verilmişti; sosyalist partilerin kapatılmasının nedeni buydu.

Türkiye yön değiştiriyordu…

24 Eylül 1946’daki son Sovyet notasından sonra, ABD Başkanı Truman Kongre’de yaptığı konuşmada Türkiye’den yana tavrını dünyaya ilan ediyordu;

Kongre’den Sovyet tehdidi altındaki Yunanistan ve Türkiye’ye toplam 400 milyon dolarlık yardım yapılabilmesi için yetki istemişti.

22 Nisan 1947’de Truman Kongre’den yardım yetkisini aldı; Truman Doktrini olarak tarihe geçti.

4 Temmuz 1948’de, savaş sonrası ekonomilerini tükenmiş olan Avrupa ülkelerini yeniden canlandırmak için ABD Dışişleri Bakanlığı’nın başlattığı ekonomik yardım planına Türkiye dahil edildi; bu da Marshall Planıolarak tarihe yazıldı.

Sovyet Devleti Başkanı Stalin’in tehditleri karşısında ABD’ye yönelen Türkiye, ilk önce 1947’de ‘Truman Doktrini’ çerçevesinde 100 milyon dolarlık askeri yardım almakla Cumhuriyet kuruluş felsefesinde yer alan ‘öz kaynakların işletilmesi’ siyasetini terk etmiş, ABD’ye borçlanmakla kendine yeni bir yol açmıştı.

Marshal Planı’nın ABD Meclisi’nce kabul edilmesi üzerine, dağıtılacak yardımın adil ve eşit olabilmesi için 16 Avrupa ülkesi bir araya gelerek ‘Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı’ kurdular. Sonradan OECD[4] adını alacak olan bu teşkilata Türkiye, 1960 yılında üye olacaktır.

Ardından Marshall yardımı için Türkiye ve 16 Avrupa ülkesi sıraya girdiler ve 22 Eylül 1947’de bir ‘Ekonomik Kalkınma Programı’ hazırlayıp ABD’ye sundular. Yunanistan başta olmak üzere Türkiye dahil, Avrupa ülkelerinin sunduğu teklifleri inceleyen ABD altı milyar dolarlık yardım paketini ilgililere gönderdi;

Türkiye de payına düşeni alacaktır[5].

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, hep Sovyet tehdidine bağlı olarak ABD-İngiltere öncülüğünde bu karşı yapılanma devam etti…

17 Mart 1948’de, İngiltere, Fransa ve Benelüx grubu ülkeleri ‘Batı Avrupa Birliği’ni kurdular. Sonradan ‘Avrupa Birliği’ adını alacak olan bu teşkilata da Türkiye, 1959’da yılında üyelik için başvurusunu yapacak, yıl 2014, bu başvuru hala kesin bir sonuca kavuşamayacaktır.

Dünyaya ‘komünizm tehlikesi’ olarak duyurulan Sovyet Rusya’nın yayılmacı politikaları karşısında 1948’e kadar bölgesel ülkeleri parasal yardımlarla destekleyerek pasif savunma tedbirlerine başvuran Amerika’nın bu politikası bir yıl sonra değişecek; ortak savunma ve güvenlik ihtiyaçlarına bir cevap olarak 4 Nisan 1949’da NATO[6] kurulacaktır.

Hepsi bu değildi, dahası vardı…

Kitap:

Büyük Suikast/Kürt Gerçeğinde Bilmediklerimiz


[1] Ertem, ‘Türkiye Üzerindeki Sovyet Talepleri ve Türk-Sovyet İlişkiler (1939-1947)’, s. 265.

[2] Armaoğlu, ’20. Yüzyıl Siyasi Tarihi’, s. 336.

[3] Prof. Dr. Emre Kongar, ’21. Yüzyılda Türkiye’, s. 146; Remzi Kitabevi, 1998.

[4] OECD; Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı(İng: Organisation for Economic Cooperation and Development).

[5] Armaoğlu, ’20. Yüzyıl Siyasi Tarihi’, s. 443.

[6] NATO; Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı(İng: North Atlantic Treaty Organization).

Erdal SARIZEYBEK

Emekli Albay, Araştırmacı Yazar Terör ve siyaset üzerine yayınlanmış 16 eseri bulunmaktadır.
Başa dön tuşu