Strateji

Türk SİHA.. ‘Nasıl Vuruldu’

Tarih: 5 Ekim 2023..

Pentagon, ABD’nin perşembe günü Suriye’deki birliklerinin yakınında görev yapan silahlı bir Türk insansız hava aracını düşürdüğünü açıkladı. Bu, Washington’un ilk kez NATO müttefiki Türkiye’ye ait bir uçağı düşürdüğü anlamına geliyor.

Pentagon sözcüsü Tuğgeneral Pat Ryder, Türk insansız hava araçlarının perşembe sabahı Suriye’nin Haseke kentine ABD birliklerinden yaklaşık 1 kilometre uzakta hava saldırıları düzenlediğinin görüldüğünü söyledi. Birkaç saat sonra bir Türk İHA’sı ABD birliklerinin yarım kilometreden (0,3 mil) daha yakınına geldi ve tehdit olarak değerlendirilip F-16 uçakları tarafından düşürüldü.

Ryder gazetecilere verdiği demeçte, “Türkiye’nin kasıtlı olarak ABD güçlerini hedef aldığına dair hiçbir göstergemiz yok” dedi.

Şimdi 27 Aralık 1949.

Türkiye ve ABD Hükümetleri arasında ikili bir anlaşma imzalandı.

Konu: İki ülke arasında yapılacak eğitim ve öğretim işbirliğiydi.

Anlaşma şuydu[1]:

‘TC Hükümeti ve ABD Hükümeti, eğitim sahasında yapılacak temaslarda bilginin ve mesleki istidat sahiplerinin daha geniş ölçüde mübadelesi suretiyle Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri milletleri arasında karşılıklı anlaşmayı daha ziyade geliştirmek arzusunda bulunduklarından;

Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

“Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu namı altında bir komisyon teşkil olunacak ve bu komisyon iş bu anlaşmanın hükümleri dairesinde TC Hükümeti tarafından temin edilen paralarla finanse edilecek olan eğitim programının idaresini kolaylaştırmak için ihdas ve tesis edilmiş bir teşekkül olarak Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetleri, tarafından tanınacaktır.”

Bu hüküm sadece böylesi bir komisyonun kurulacağının ilanıdır.

Asıl konu bu komisyon kimlerden ve nasıl teşekkül ettirileceğidir.

Onu da yazmışlar, şöyle ki:

“Komisyon, dördü TC vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz azadan müteşekkil bulunacaktır. Bunlara ilaveten ABD Türkiye’deki diplomatik heyetinin başı(ki aşağıda misyon şefi ismiyle anılacaktır) komisyonun fahri başkanı olacaktır.”

Anlaşma hükümlerinin geri kalan maddeleri detaydır, bizim üzerinde duracağımız ise bu vakanın özüdür, anlamıdır, icraatıdır…

Eğitim ve öğretim komisyonu sekiz kişiydi; dördü Türk, dördü Amerikalıydı ama bir de dokuzuncu kişi vardı, o da ABD Büyükelçisiydi. Yani nihai karar ABD’nin elindeydi!..

Ve bu anlaşmayla Türkiye’de eğitim ve öğretimin idaresi ABD’ye teslim edildi.

Tabi bu olayın milli eğitim yönüydü, bir de işin gizli örgütlenme yönü vardı.

Türkiye’de yıllardır konuşulan bu konuyu yıllar önce ve somut belgelerle ilk kez Haydar

şöyle açıkladı:

 ‘Amerika’dan uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adları altında, bu anlaşma ile kurulan Amerikan Eğitim Komisyonu marifetiyle gerekli personeli bilgi toplamak üzere görevlendirilmiştir.

Amerika’nın Türkiye’de kendisine yardım edecek ve işbirliği yapacak, Amerika’da yetiştirilmeye uygun Türk genci, öğretim üyesi ve araştırmacılara da ihtiyacı vardır.

Bu amaçla, nitelikleri uygun görülüp Amerikalılar tarafından seçilen bazı kişiler eğitim araştırma, görgü ve bilgilerini arttırmak üzere ABD’ye gönderildiler.

Bunlardan Amerika için Amerika’da yararlı olacaklar dolgun ücret ve görev teklifleriyle orada bırakılıyor, bir kısmı da süreleri sonunda Türkiye’ye dönüyordu.

Dönenler de iki gruptu: Birinci grup Amerikan hayranı ve onların her şeyini benimseyip Amerikanlaşanlar; İkinci grup da bunların dışında kalanlar.

Ve sonrası…

Bunların her biri hakkında Amerikalılar hal tercümeleri ve albümler hazırladılar.

Birinci gruba dahil olanlardan en kabiliyetlilerinin gerektiğinde kullanılmak ve işbirliği yapmak üzere Devletin, Hükümetin en önemli yerlerinde görev almaları veya tayinleri sağlandı. Bunlardan bir kısmı da Türkiye’deki Amerikan Yardım Kurulları, Amerikan şirketleri ve diğer örgütlerinde görevlendirildiler.

Bu surette Amerikalıların Türkiye’deki işbirlikçileri de zaman içinde çoğalarak örgütlendi’.

Amerikalılar, Türklerin bu konulardaki bilgisizliğinden yararlanarak, Türkiye’ye yolladıkları asker ve sivillerin bir kısmını -ailesi Türkiye’den kaçmış veya çıkarılmış- etnik gruplara mensup Rum ve Ermenilerden ve özellikle de Türklere düşman kimselerden seçmektedir.

Bu kişiler şirket müdürü, uzman, danışman, tüccar, temsilci, er, subay ve turist olarak Amerikan pasaportuyla gelip İkili Anlaşmaların Amerikalılara tanıdığı geniş imtiyazlara dayanarak Türkiye’deki özel görevlerini büyük bir serbesti içinde, kimsenin müdahalesi olmadan yaptılar ve Türkiye’yi parçalamak, karıştırmak için yerli ortaklarıyla yerli örgütler kurdular.

ABD, Türk siyasi hayatını etkilerler, hükümetleri düşürdükleri dahi söylenir…

Türkiye’nin bu gibi faaliyetlere karşı koymak üzere kurulmuş örgütleri ise her yıl milyonlar harcamakla övünürlerken, sağın Türkiye’deki bölücü ve yıkıcı faaliyetlerinden habersiz görünürler. Bunları dışarıda planlayıp Türkiye’de tezgahlayan yabancı parmağını görmezler.

Çünkü bu yabancı parmaklar uzman, danışman ve öğretmen olarak bizim güvenliğimizle ilgili, devletçe kurulan örgütlerin içinde de çöreklenmişlerdir.

Türkiye’deki devrimci ve Antiemperyalist, Atatürkçü her hareket, komünistlikle damgalanarak sol tehlike büyütülürken, her türlü sağ ve gerici hareketlere milliyetçi nitelik verilerek örtülmek suretiyle, Türkiye için asıl büyük tehlike sinsi bir şekilde yerli ve yabancı para ve ideolojilerle beslenip kuvvetlendirilmektedir.

Türkiye’nin en sorumlu yöneticileri dahi buna bilerek veya bilmeyerek inandırılmaktadır’[2].

Haydar Tunçkanat’ın bu sözleri, yaşanılan gerçeğin tam anlamıyla bize uygun ifadesidir. Şimdi bu bilgileri ta baştan beri izlediğimiz Sion projesindeki yerine koyalım:

Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı küresel Üst Akıl siyaseti ve bu siyaset içindeki Ermenilerin rolü dikkate alındığında; Kıbrıs, Ege ve adalar meseleleriyle bu tabloya Rumlar da eklendiğinde; Hele bir de Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Nasturi ve Keldani gibi unsurlar da dikkate alındığında, Tunçkanat’ın daha o yıllarda bu İkili Anlaşmalar üzerinden yaptığı açıklamaların önemi açıkça görülür.

Peki, bu ABD bu İkili Anlaşmalar yoluyla Türkiye’de daha başka ne yaptı?

Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık %80’inin köylerde yaşadığı ve köylerin %90’ında okul olmadığı düşünüldüğünde, Cumhuriyet Köyleri Projesi bir kurtuluş reçetesiydi. Aydınlanmış halk özgür iradesiyle feodal ağalığın pençesinden kurtulacaktı. Bu projeyi hayata geçirecek insan kaynaklarının yetiştirilmesi Millet Mektepleri, Halk Dershaneleri, Köy Öğretmen Okulları, Köy Eğitmen Kursları, Köy enstitüleri ve Halkevleri ile düşünülmüştü…

17 Nisan 1948 tarihli bir genelge ile Köy Eğitmen Kursları kapatıldı.

Tabi burada İkili Anlaşma 1949’da, Köy Eğitmen kurslarının kapanması 1948’te diyebilirsiniz ama şunu unutmamak lazım; bu küresel siyasette önce anlaşma sözlü yapılıp icraata başlanıyor, sonrasında iş imzaya kalıyor…

19 Ocak 1932’de Halkevleri faaliyetlerine başlamıştı.

Amaç; eğitim-kültür ve aydınlanma seferberliğiyle aydın, bilgili ve bilinçli bireyler yetiştirmekti. Hatırlayalım Sinan Meydan’ın sözlerini;

‘Halkevleri, o döneme kadar gençlerin okul ve arkadaş çevresiyle, yetişkinlerin cami ve tarikat çevresiyle sınırlı olan mekansal çerçeveyi genişletmesi ve böylece yeni ve çağdaş bir toplumsal katılım anlayışı yaratması ile sosyal bir devrim niteliği taşımaktadır’.

Halkevleri 2 Mayıs 1951’de kapatıldı.

27 Ocak 1954’te, Köy Enstitüleri kapatıldı.

Öte yanda…

1950’de, Demokrat Parti’nin tek başına iktidar olduğu süreçte toprak reformundan vazgeçildi.

Şimdi yıl 2017..

Toprak reformu hala yapılamamış olup Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde toprak ağaların elindedir. AKP Hükümeti üretime değil, toprağın tapusuna teşvik verdiği için, tapu da ağaların elinde olduğu için köylü çalıştığı ve ürettiği topraktan teşvik alamamaktadır.

Toprak reformu yapılamadığından da feodal toprak ağalığı yıkılamamıştır.

Yıkılamadığı için de masum ve çaresiz halk hala Tarikat şeyhleri, toprak ve aşiret ağalarının, son otuz yıldır da PKK terör örgütü ağalarının elinde körü körüne hala sürüklenmektedir.

Öte yanda…

Kutsal dinimizin siyasi ve şahsi çıkarlara alet edilmesini ve de halkımızın bu tarikat şeyhlerin peşinden körü körüne sürüklenmesi önlemek isteyen Cumhuriyet Yönetimi, 1925’te tekkeleri kapatmıştı, demiştik…

1942’de, Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’den halifelik icazeti alan Ömer Fevzi Mardin eliyle Kadıköy’de İlahiyat Kültür Telifleri Derneği kuruldu.

1949 yılında, hükümet kararnamesi ile Kur’an kursları açıldı, bunu 1951 yılında İmam Hatip Okulları izledi.

Ardından…

21 Ocak 1950’de önce Halidi Tarikatının Gümüşhanevi sonra İskenderpaşa ve derken İsmailağa Cemaati tekke yapılanmasıyla yeniden açıldı.

1950’de ilk kez Gazetecilik Enstitüsü kurulduğunda enstitünün başkanlığına Ord. Prof. Şükrü Baban, ardından da Prof. Sabri Ülgener getirildi.[3]

Şeyhlerin odak noktası yine ne ilginçtir ki Halidi Nakşi Tarikatı oldu.

Prof. Dr. Emre Kongar bu konuda şöyle diyor;

‘Başlangıçta örtülü gericilik akımlarının dinsel alanda ortaya çıkmasına izin verilmemekle birlikte, dine karşı tutum, bir önceki döneme oranla çok yumuşaktı. Sonradan bu yumuşaklık, başbakan olarak Menderes’in Nur Cemaati Lideri Said-i Nursi’nin elini öpmesine kadar uzanan bir din sömürücülüğüne kadar gidecektir’[4]

Ve…

Çok partili siyasi hayata geçilmesiyle birlikte Tarikat şeyhleri seçimlerde etkili olmaya başladılar.

Siyasi partiler de oy toplamak için şeyhlerin çocukları ve torunlarını listelerinden aday gösterdiler: Kasım Kufralı, Şeyh Selahaddin’in oğulları Kamran İnan, Abidin İnan, Şeyh Muhammed Ma‘sum’un oğlu Muhittin Mutlu, Şeyh Said’in torunu Abdülmelik Fırat, Şeyh Fethullah’ın torunu Gıyasettin Emre, Şeyh Ali es-Sebti’nin torunu Ali Rıza Septioğlu çeşitli dönemlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yaptılar.
Günümüzde bu tekkeler özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ‘divan’ adıyla faaliyetlerini hala sürdürmektedir. [5]
İşte ABD, bu İkili Anlaşmalar eliyle Türkiye’de eğitim ve öğretim sistemini eline geçirmiş ve Üst Akla hizmet edecek siyasi, ticari, akademik ve Tarikat kadrolarını işte böyle günümüze hazırlamaya başlamıştı…

Yani?

Türk tarihi, kendinden ders almasını bilen uluslar için büyük bir güçtür.

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar

Menora/Işığın Gölgesindeki Darbe


[1] Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, s45, Tekin Yayınevi, 1975.

[2] Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, s.52, Tekin Yayınevi, 1975.

[3] Yalçın, ‘Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Efendi 2’, s. 434.

[4] Kongar, ’21. Yüzyılda Türkiye’, s. 151.

[5] Süleyman Uludağ, Halidiyye, TDV İslam Ansiklopedisi, s. 296-299, cilt: 15, Yıl: 1997.

Başa dön tuşu