Yazar

Yeni Yüzyıl.. ‘Türkiye Vizyonu’

Türk tarihi ders almayı bilen tüm uluslar için büyük bir güçtür.

Cumhuriyet kurulmuştu kurulmasına ama uzun yıllar süregelen bir savaştan çıkmış halk yoksuldu. Anadolu’nun genç nüfusu ciddi oranda savaşa gitmiş ama geri dönememişti. Salgınlar hastalıklar baş göstermişti.

Okul sayısı az, okumuş nüfus az, üniversiteler yok, ders verecek hoca da bir anlamda yoktu.

Kapitülasyonlarla yabancıların yönetimine devredilmiş olan yeraltı ve üstü kaynaklarının kullanım oranı çok düşüktü. 500 yıl önce sistemleştirilmiş feodal ağalık devam ediyor, işleyecek toprağı olmayan halk feodal ağaların arazilerinde köle gibi çalıştırılıyordu. Osmanlı’dan devreden borçlar vardı…

‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ diyen Şeyh Edebali’nin bu özdeyişini gerçekleştirmesi gereken devletin kendini yaşatacak gücü bulması ve bu güçle insanı yaşatması için yapılması gereken çok iş vardı ve yapılacaktı…

Öte yanda…

GaziMustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet Yönetimi gerek Osmanlı döneminde gerekse kurtuluş savaşında İngilizlerle işbirliği yaparak iç tehdit oluşturan Bedirhanların, Babanların ve Seyit Abdulkadirlerin halkı körü körüne devlete karşı isyana sürükleyebilmek için kullandıkları araçları ve dış desteklerini her yönüyle tespit etmişti. Bunlara karşı da mücadelenin sürdürülmesi gerekiyordu.

Çalıştılar hem de çok…

Cumhuriyet bir yanda devrimlerini yapıyordu; Saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla cumhuriyet idaresine geçiş ve demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla ulus ve devlet yaşamında hayata geçirilmesi gibi…

Cumhuriyet öte yanda sosyal ve ekonomik hayatı düzenlemeye çalışıyordu: Üretim, kalkınma, toprak reformu, eğitim ve öğretimde birlik ve eşitlik, okullaşma, aydınlanma ve sosyalleşme gibi…

Tam 500 yıldır hüküm sürmüş ve hala sürmekte olan çağ dışı feodal yapının kaldırılması, özgür birey ve iradenin hakim kılınması için Cumhuriyeti kuranlar üç büyük atılımın düğmesine bastılar; toprak reformu, köy enstitüleri ve halk evleri…

1925 yılında Köy Kanunu’yla köylünün kendi emeğiyle kendi köyünü kalkındırmasını sağlayacak bir düzenleme yapıldı.

Köy dernekleri kuruldu, kadınlara köyde seçme ve seçilme hakkı tanındı, böyle kadınların köy ihtiyar heyetine girmeleri ve muhtar olmaları sağlanarak yönetimde etkili olmalarının yolu açıldı.

1926’da, bugün dahi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sorun olan feodal sistem masaya yatırıldı.

Heyetlerle yerinde inceleme yapılarak Şark(Doğu) raporları hazırlandı.

Sorun tespit edildi, çözüm bulundu ve yol haritası çizildi;

 ‘Derebeylik sistemini ortadan kaldırmak, halkı ağaların baskısından kurtarma; irticanın kökünü kazımak; bölücülüğü etkisiz kılarak milli bütünlüğü sağlamak; sınıf farklarını ortadan kaldırmak; çiftçiye toprak vererek köylüyü üretici hale getirmek; toprağı verimli işleyip üretimi artırmak; köylüyü özgürleştirip çağdaşlaştırmak ve kadın-erkek eşitliğini ve kız çocuklarının okutulmasını sağlamak’[1].

1934-38 arasında topraksız köylüye çok ciddi oranda, 90.000 kadar aileye yaklaşık üç milyon dönüm toprak dağıtıldı.

 Evet, gerçekten de bugün karşımıza ‘Kürt Sorunu’ olarak çıkan aslında sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda ‘insanca yaşam’ isteğinden başka bir şey olmayan bu meseleyi kökünden çözmek için Cumhuriyet büyük hamleler yaptı, planladı, yol haritalarını çizdi ve yola koyuldu…

Atatürk’ün döneminde hazırlanan ‘İdeal Cumhuriyet Köyü’ projesi halkta büyük heyecan uyandırdı.

Dönemin Valisi Kazım Dirik, 1934 yılı sonlarında yayınlanan bir demecinde bu köyleri bakınız nasıl bir heyecanla anlatıyor:

 ‘Öyle köylere rastladım ki köyünün mektebi, parkı, spor meydanı, sineması, radyosu, genel tuvaleti, fenni mezbahası, atış ve avcı kulübü, tayyare cemiyeti, kredi kooperatifi, tavuk, horoz istasyonu, Gazi heykeli, 500 lira harcanarak yapılmış köy duş yerleri, demirden çöp kutuları gibi medeni ve sosyal ihtiyaçlara cevap veren varlıkları bir araya toplamışlardı’.

Buyrun şimdi gidelim..

Hakkari’ye Şemdinli’ye, bir bakın bakalım kaç köyde bu Cumhuriyet köyünün özelliklerini bulabileceksiniz!

Ama daha o yıllarda bu örnek köylerin temeli atılmıştı.

Kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık %80’inin köylerde yaşadığı ve köylerin %90’ında okul olmadığı düşünüldüğünde, bu projenin ne denli yaşamsal bir önem arz ettiği apaçık ortada.

Ve bu proje sistemli tıpkı fabrika gibi; bu projeyi hayata geçirecek olan insan kaynaklarının yetiştirilmesi Millet Mektepleri, Halk Dershaneleri, Köy Öğretmen Okulları, Köy Eğitmen Kursları, Köy enstitüleri ve Halkevleri eliyle önceden düşünülmüş…

11 Kasım 1928’de, ‘Millet Mektepleri Talimatnamesi’ kabul edildi.

1 Ocak 1929’da, Millet Mektepleri’nin ilk dershanesi açıldı.

Amaç; herkes yeni harflerle okuma yazma öğretmekti.

Tarihçi yazar Sinan Meydan’ın ulaştığı rakamlara göre, Cumhuriyet kurulduğunda tüm ülkedeki toplam öğretmen sayısı 3.000 kadardır. Erkek öğretmen okullarında 400, kız öğretmen okullarında ise 300 kadar öğrenci vardır.

1927 yılında ise devrim meyvelerini vermeye başladı.

Okuma yazma oranı erkeklerde %7, kadınlarda %04 iken, Harf Devrimi’nden yedi yıl sonra bu oran %19,2’ye yükseldi.

Köyler, Köylü ve Öğretmen..

Köy Öğretmenleri Kanunu ışığında eğitmen yetiştirdiler.

Cumhuriyet öncesi 5.000 köyde bir okul var iken, 1936-1940 arasında 7.000 köy okula okul açtılar. Bu okullar toplamda 12.000 köye ulaştı.

Sonra bu okullar o yıllarda çok büyük işler gördüler; köylüyü aydınlattılar, sadece okuma yazma da değil, tarımda, hayvancılıkta, sağlıkta… Öğretmen köylüyle aynı dili konuşuyor, birbirilerini anlıyorlardı.

Bugün hala Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hala Türkçe bilmeyen insanımız varsa, bunun sorumlusu Cumhuriyet değil baştan beri sözünü ettiğimiz feodal din, aşiret ve toprak ağalarının 1950 sonrasında yeniden halk üzerinde otorite olmaları ve siyasi iktidarla işbirliği yaparak halkı cehalete sürüklemeleri yüzündendir.

Rahmetli Turgut Özakman’ın Cumhuriyeti kuranların köy okulları ve öğretmenleriyle çizdiği şu tabloya dikkatlice bakılırsa, insan gözlerinin yaşarmaması elde bile değildir:

 ‘Çatısında al bayrağın dalgalandığı beyaz badanalı, tek katlı küçük köy okulları köylere Cumhuriyeti, uygarlığı, bilgiyi, aydınlanmayı getirmişti. Öğretmen köye tarımda, hayvan bakımında sağlık konusunda bilgice yardımcı oluyordu. Köy İhtiyar Heyeti’nin katipliğini yapıyordu. Köylü, el altından dinsiz diye tanıtılan köy eğitmenlerinin dini de iyi bildiklerini görüp ayılmaktaydı. Öğretmen köylüyle aynı dili konuşuyordu; Hepsi köy kökenliydi çünkü. Köyü, köylüyü iyi biliyordu. Köy için yetiştirilmişlerdi.

Cumhuriyeti kuranlar bize daha iyi bir yaşam sunabilmek için çok çalıştılar…

19 Ocak 1932’de Halkevleri açıldı.

Amaç; eğitim-kültür ve aydınlanma seferberliğiyle aydın, bilgili ve bilinçli bireyler yetiştirmekti.

Bu bir sosyal devrimdi:

 ‘Halkevleri, o döneme kadar gençlerin okul ve arkadaş çevresiyle, yetişkinlerin cami ve tarikat çevresiyle sınırlı olan mekansal çerçeveyi genişletmesi ve böylece yeni ve çağdaş bir toplumsal katılım anlayışı yaratması ile sosyal bir devrim niteliği taşımaktadır’.

Köy Eğitmenleri Projesi durmak bilmeden işledi, işletildi.

1940’tan itibaren Köy Enstitüleri Projesi’nin hayata geçirilmesini sağladı.

Amaç bu kez eğitmen değil, köy öğretmeni ve meslek erbabı yetiştirmekti.

Kız ve erkek öğrenciler aynı dershanede eşit yurttaşlık bilinciyle eğitildiler.

Tarım, büyük ve küçükbaş hayvancılık, inşaat, müzik, el sanatları gibi çağdaş ve güçlü bir köylünün günlük yaşamında var olması gereken bu alanlarda kız öğrenciler yetiştirdiler.

Bu öğrenciler gittikleri köylerde köy yaşamının geliştirilmesinde önemli vazife üstlendiler.

Bakınız şimdi günümüz Türkiye’sine…

Daha yedi yaşında minicik yavrularımız haremlik selamlık diye ayrılmaya başlıyor; daha anlamının ne olduğunu bilmediği türbana, peçeye minicik başları sarılıyor; anlamını hiç bilmediği Arapça kelimelerle aklı karıştırılıyor…

Şimdi bizim ülkemizde erkek kadından üstündür gibisinden laflar ediliyor, bu laflar yeni, müfredata geçiriliyor.

Ve acısı bu minicik yavrularımız yokluktan yoksulluktan yurtlara gönderiliyor, TOKİ TOKİ diye bağırıp konut yapanlar ve hazine arazisi üstünde kurdukları bu konutları halka satanlar ortaya çıkıp öğrencilerimize yeterli yurt yapmıyor.

Devlet yurtları ihtiyacı karşılamayınca bu sefer de her dernek her vakıf kendine özel yurt açıyor ve neticede yargıya taşınan taciz vakaları milletin canını sıkıyor, öfkelendiriyor.

Baksanıza ekranlara…

Satranç oynamak günah diyenler var; başı açık gezmek günah diyenler var hatta insanlarımızın yaşam biçimi dillerine dolayıp hakaret edenler var.

Şimdi bu gözle bir bakın bakalım şu köy enstitülerine ve de öğretmenlerine:

’Tarlalarda ve sınıfta fedakarlık ruhu içinde pratik eğitim gören Enstitü mezunları, köylerde cehalet, yoksulluk, bağnazlığın amansız düşmanıydılar. Özellikle kız mezunlar, gönderildikleri köyün öğretmeni, ebesi ve sağlık memuru olmuşlar, köy yaşamında önemli birçok eğitim ve hizmet işlerini büyük bir coşku içinde yerine getirmişlerdir.’

Durum açık.

Bizim ülkemizde her kötülük kendine cehaletten kaynak bulabiliyor.

Erdal Sarızeybek

Araştırmacı Yazar


[1] Sinan Meydan, ‘Akl-ı Kemal, Atatürk’ün Akıllı Projeleri’ cilt II, s. 144, İnkılap Yayınevi, 2012.

Başa dön tuşu